“Sıranız geldi, bekleriz!” diyordu telefonun ucundaki ses. Oymalı tek koltuğa, meşe büfeye, kibrit eve, boş sergene baktı. Zamana sinen firkat, mekâna konan kasvetti dert. En çok da bir kedi gibi sırnaşan yalnızlıktı hüzün. Yalnız gelmek kolay da yalnız gitmek zordu. “Sıranız geldi, bekleriz!” diyordu…
Geçmişin hatıraları ile tesellisini dikiyordu bu küçük evde. Refikasını kaybettikten sonra ne çok söküğü olmuştu. Kalbi sökülmüştü ilkin. Doktorlar teyelledi birkaç kez ama yârin elleri gibi kimse güzel dikemezdi oysa. Tökezler miydi kalbi, refikası olsa…
Aralarındaki ünsiyet, kalbi muhabbet Allah’ın varlığına delildi. Birbirlerinin hatalarına örtü, hastalıklarına şifa, yaralarına sargı… Kalpleri gözlerinde atardı ikisinin de. Elleri ellerine değince yıldızlar dökülürdü avuçlarına. Günahları temizlenirdi o yıldız tozlarıyla. Hayat yokuşunu birlikte tırmandılar; nefesleri tıkandı, yollar kapandı, gökler bulandı. Ne fırtına dolu ne de kar boran onları bu hayat yolundan ayıramadı. Hep el ele, gönül gönle yol aldılar. Ta ki zevcesi düz bir yola, esenlik yurduna gidene kadar. “Sıralı ölüm versin!” derlerdi de tam rahata erdiklerinde sırası gelmişti. Emr-i Hak vaki olmuştu. Günlerce aylarca şen sesi duvarlardan yankılandı hanımının. Ne tatlı konuşurdu, ne hoş dinlerdi. Karar veremezdi ekseriyetle. Konuşsun mu dinlesin mi? İkisi de latifti. Öyle letafetiyle, zarafetiyle, asaletiyle ahrete göç eyledi. Her asil kadın gibi şikâyet etmez, gönül koymaz, öfke nedir bilmezdi.
En çok da akşamları gelirdi hayali. “Bir ayrılık, bir ölüm” diye başlardı akşamları onun hayaliyle konuşmaya. Sözler boğazında dizili, lokmalar düğümlü… Hele bir de üstüne çay içince onsuz… Açık, limonlu ve şekersiz çay içerdi. Elinde bardağı, bir söyler bir gülerdi. Ahrette buluşma ümidi olmasa şu dünya çekilesi değil! Ne de erken gitti! Kördüğüm olmuşlar yıllar boyunca, her yıl bir düğüm sıkıca… Birbirlerine sevgi ve şefkatle bağlanmışlar; Rahman’a şükretmişler birbirlerine baktıkça. “Bir kez daha ömür verilse” dermiş ikisi birden “seninle yaşlanmak isterdim.” Sabrın remzi, sükûnet ve ülfetin resmiydi evleri. Bu ev, refikasıyla sürur ve huzur yuvasıydı.
Onun olmadığı evde huzurlu değildi şimdi. Adına “Huzur Evi” denilen yerde mi huzuru soluyacaktı? Her ayak sesinin yürekleri hoplattığı, her gülüşün evlada benzediği yerde mi? Evladın da gelince alel acele hal hatır sorduğu ve “İyisin, iyi bakıyorlar.” diye birkaç kez omzuna dokunup kaybolduğu o yerde mi?
Mecbur gidecekti huzur evine. Sırası da gelmişti madem. Yani birisi ölmüştü taşınacağı odada. Duvardaki Kur’an-ı Kerim’i omzuna taktı. Bavuluna birkaç giysi, hanımının mendilini ve bolca hatıra koydu. Refikasına ulaştıracak ölümü bekleyecekti orada, her kapı vuruşunda, her soluk duyuşunda. Elinde bahçeden topladığı birkaç karanfil, ciğerlerine huzuru çekti evinden derin derin, “Huzur Evi”ne doğru yola çıktı.