Piyanisti izlerken, Piyanist ’in hep bir şey yapmasını bekledim. Bir şey yapacağını sanarak, başında yapmadı, ortasında, sonunda yapacağını, ama hep yapacağını sanarak bekledim.

Oysa beklediğim gibi olmadı. Cesaretten, fedakârlıktan, vatanseverlikten ve belirli herhangi bir çabadan yoksun; insan kimliğini (ahlakını) bütünleyemeyen Piyanist, nasıl olursa olsun sade hayatta kalma isteğiyle vardı. Evet evet, hayatta kalırsa icra edeceği bir mesleği, pardon sanatı var, sanatkâr yani. Sanki de parmaklardan ve tuşlardan ibaret, sade- çıplak- yalnız piyanist kimliği ile var. Görünen piyano ve parmaklar. İsmi geçen Piyanist, Piyanist…

İnsan kimliğiyle bütünüyle görmeye kalksak, korkak diyeceğiz, yüreksiz diyeceğiz, hayatını korumaları için başkalarına sığınan bir zavallı diyeceğiz. İçinde bulunduğu acziyeti anlayamayacağız. Kaçmasını, birilerine sığınmasını, hele yalnız hayatını kurtarmak için bunları yapmasını ise asla kabullenemeyeceğiz. Sanatkârın özgür ruhu muydu,
bir korkak mıydı, içine düştüğü acziyetten ayırt edemeyeceğiz. Hareketlerine bu denli sirayet eden ve eylem alanını daraltan bu acizlik de esaret değil mi? Adım atmasını, harekete geçmesini sağlayacak cesareti yok. Piyanist, saklandığı evden gitmesi gerektiğini söyleyen kişiye: “-Ne.. n..e.. ne oldu? Dedikten sonra şu cevabı veriyordu:

“-Nereye gidebilirim ki? Halime baksana gidemem. Şansımı burada deneyemez miyim?’’

“Halime baksana…’’ bu sözü söylediğinde fiziksel bir rahatsızlığı mı vardı? Hasta mıydı, sakat mıydı? Hayır. Buna rağmen “Halime baksana…’’ diyordu. Ve gitmiyordu veya gidemiyordu. Ancak bulunduğu yer bombalanırken taranırken, yakılıp yıkılırken kaçabiliyordu. Tüm hareketlerinde, sesinde ve sözünde dik duramayan yıkık bir kaçağın korkusu hâkimdi. Hayatta kalma çabasında bile başkalarına muhtaçtı. En azından bu çabasını, kendi başına gerçekleştirebilirdi. Kendi ayakları üstünde duramadığını buradan görüyorduk. Nerede kaldı ki çıkıp -kahraman değil- sıradan arkadaşları ile direnişe destek versin. Evet, film bir kahramanlık hikayesi değildi, tek bir adamın hayatta kalma mücadelesi(!) ki, ki ama bu mücadele, sürekli saklanarak ve birilerinin yardımıyla yapılıyordu. Saklanması, davası veya gayesi öngördüğü için olsaydı.. hayır, böyle bir sebepte yoktu.

“İnsanların öldüğü hiçbir dava haklı değildir.’’diye bir algı vermeye çalıştığı da söylenemezdi, hali bu algıyı vermekten uzaktı. Savaştan kaçan, hep gizlenen birini görüyorduk. En net şekilde görünen buydu. Ona hâkim olan korku değil de kararlı bir duruş olsaydı, olabilirdi. Ama ne isyanını, ne arzusunu göremiyorduk.

Yok, bir şey yapacağı yoktu. Belki de ilk defa izleyen herkes benim
gibi, bunu bekleyip durdu boş yere. Sonrasında da başka şeyler aradı. Mesela ben, Cesur Yüreği aradım. İkisinin de biyografik (asıllarına ne kadar sadık kalarak canlandırdıklarını bilmiyordum) film olmasını, birinin İskoçya’nın en büyük ulusal kahramanlarından Sir William Wallece’yi, diğerinin bir besteci ve piyanist olan Wladyslaw Szpilman’ı canlandırdığını hiç düşünmeden, iki filmin kahramanları kendiliklerinden karşı karşıya geliverdi zihnimde. (Artık sürekli beynim ikisini karşılaştırıp duracaktı.)

“Kalbin artık özgür onu izleyecek cesaretin olsun’’ diyordu William’ın babası. William izleyebilmişti. Piyanist’te özgür kalp varsa da (var mı yok mu göremiyorduk) onu izleyecek cesareti yoktu.

İki filmin başrol oyuncularına (filme değil) kişilik olarak baktığımızda; Piyanist kendisi için dahi bir şey yapamazken, Cesur Yürek’te Mel Gibson (William), sevdiği için yola çıkmış vatanı ve özgürlüğü için ölümü göze almıştı. Biri ne kadar cesaret, yürek, bilekse, diğeri o kadar uzaktı onlardan. Adrien Brody (Piyanist), sanki de sadece, hayatta kalma güdüleriyle hareket eden bir varlıktı. Kovalanan olduğu için kaçan, acıktığı için yiyecek arayan, bekleyen. Üstelik beklemeye itirazı olduğu halde “Sanki çok ömrümüz varmış gibi, beklemeyi öğretiyor bize hayat’’ derken. Tek cümleyle özetleyecek olursak Piyanist: Hayatta kalma güdüleriyle hareket eden ve hayatta kalmayı başarabilen bir kişiyi çok güzel karakterize etmişti.

Cesur Yürek tam aksiydi. (Hafızam bu yüzden onu bulup çıkarmıştı karşısına.) Kahramanlığı efsaneye dönüşecek kadar, aksiydi. Halkının ve vatanın özgürlüğünü istediğinden esarete karşı çıkıyor ve efsaneleşiyordu. Film, tarihi gerçeklerle tam uyuşmadığı söylenerek eleştirilmesine karşın (Çünkü efsanelerde birebir gerçeklik aranmaz.) oyuncunun anıtı dikilmişti. “Savaşabileceğini biliyorum. Ama bizi büyük yapan aklımızdır.’’ diyordu Wallace. Yine, “Herkes ölür. Ama herkes gerçekten yaşamaz’’ diyordu.

Piyanist’le Dorota arasında da şöyle bir konuşma geçiyordu:

“Dorota: -… savaşıyorlar..

Wladyslaw(Piyanist): – Ama bu neye yaradı?

Dorota: -Neye mi? Wladek sana şaşıyorum. Onurlarıyla öldüler, işte buna yaradı.’’

Ne Savaş anlaşılacak şeydi, ne de Onur kaybedilecek şey. = İşte bu ikilem. Düşünce, sabır ve çocuk ruhunun ağır bastığı yoğun duygulanımlardan ibaret sanatkârın, savaşı anlaması bir yerde mümkün değildi.

Ama aynı zamanda özgürlük, fedakârlık ve bilhassa çok çok fazla özne olan sanatçı, yine o yoğun duygulanımlarından ve derin duyuşlarından dolayıdır ki kendiyle beraber milletinin -ve aslında hiçbir insanın- özgürlüğünün, hayatının, onurunun çiğnenmesine de katlanamazdı. Bir şekilde reaksiyon gösterirdi. Ama Piyanist’in içsel bir konuşmayla bile (kendi kendine), savaşı, yaşamı ve insanı sorguladığı, itiraz ettiği, sesinin yükseldiği de yoktu.

Zaman zaman içsel bir dürtüyle gözü kapalı, piyanosuz, parmakları hala piyano çalmaya devam ederken, onu sanatkâr kimliğiyle anabilirdik ki, bir adım daha atmış olsaydı; mesela, piyano aramakla ya da çalışmakla-nota yazmakla meşgul olsaydı. Hiçbir şey için küçük bir mücadelesini göremiyorduk, yoktu. Neydi o, neydi? Mehmet Akif aklına gelen dizeleri yitirmemek için İstiklal Marşını duvara kazıyabiliyordu. Namık Kemal sürgünden, Filistin şairi Mahmud Derviş işgal edilip yıkılan köyünden uzakta göçte ve sürgünde vatanı için yazabiliyordu. İfadeyi genelleştirirsek… her sanatkârın çalışmaları her şartta zemin aramaz mıydı? Özgürlüğüne düşkün insanın sesi bir şekilde yol bulup yükselebiliyordu.

Yükseliyor da…

Şu son ses,

Şu al bayrağa sarılanlar mı?

Evet, 15 Temmuzdan itibaren bugüne değin milletimiz Cesur Yürekti, Piyanist değil.

“Bense, bizim bu insanları özgür kılmak için var olduğumuzu düşünüyorum, ve bunu sağlamak için gidiyorum.’’ diyen Cesur Yürek. Tankların önünde namluların hedefinde duranlar da, tam da bu sözü, duruşlarıyla göstermişlerdi o gece.

Kemaller, Dervişler, bilhassa Akifler bu destanı yazabilir.

Bu yazıyı paylaşın