İnsanın gözünün olması görebilmesi için yeterli değildir, görmek için aynı zamanda ışığa da ihtiyaç vardır. Işığın olmadığı, kapkaranlık bir ortamda gözün görebilmesi mümkün değildir. Dolaysıyla insanın gözü olsa da ışık olmadan çevresinde olanları göremez. Aynı şekilde bir toplum da münevveri olmadan hayatiyetini sürdüremez. Toplumu ayakta tutan her alanda yetişmiş insan gücüdür. Tıpkı bir insan nasıl tehlikeler karşısında bilgi kaynakları vasıtasıyla karşılaştığı durumlar hakkında fikir sahibi olur ve muhtemel tehlikelerden, hasatlıklardan, olumsuz durumlardan kendini korumak için önlemler alırsa, aynı zamanda münevverler de toplumun ileride karşılaşabileceği olumsuz durumlar hakkında uyarılarda bulunur, alınabilecek önlemler için öneriler ortaya koyar. Münevverler toplum kalesinin gözcüleridir. Kaleye yaklaşmakta olan tehlikeleri akıl, basiret, keşf dürbünüyle önceden sezer ve ikaz borusuyla toplumu uyandırır. Üstad Sezai Karakoç (Bu vesileyle Üstad Sezai Karakoç a da 4. Ölüm yıldönümü vesilesiyle Cenab-ı Hak’tan rahmet niyaz ederim, mekânı cennet olsun.) bu anlamda şairin toplumdaki konumunun biricik olduğuna işaret etmekte ve şöyle demektedir:
“Şair toplumlar için bir ışık, bir umut, bir sevinçtir. Şair toplulukların tam bir depresyona düştüğü, ruhlardan bir havai fişek hızıyla çıkan melankoli dairesinin tam kapanmak üzere olduğu anda yetişir, insanı hedefine giden bir ok haline getirir, onun tüm dikkatini ileriye, ufuklara çevirir, ona dışa doğru hücum aşkını verir, onu yeniler, tazeler, dirilişinin harcını yoğurur, kıvamlaştırır. .Şair bir toplulukta, insanların içinde kırık dökük bin mühürle mühürlü ahenkleri derler, toplar, demetler, buket haline getirir ve onu toprağın içine uzanan zengin maden damarları gibi edebiyat alanına uzatır.[1] Şair, sadece felakete uğramış ulusu için ağıt yakan, ağlayan biri değildir; onu ayağa kaldırmak için başını yükselten, toplum minberine çıkan kahramandır. Umutlandırandır, muştular saçandır. … Şairi olmayan millet, yok demektir. Şairlerini görmeyen millet, kendini görmüyor, şairlerini yaşamayan millet yaşamıyor demektir.[2] “O, yalnız milletin geçmişini değil, geleceğini de yüklenmiştir. Gelecek felaketleri sezip çığlık çığlığa haber vermek, halkı uyarmak, ona yön göstermek, bunu da kalplere ve ruhlara işleyecek bir güçle yapmak ödevindedir.”[3] Batılılaşma hareketlerine kadar münevverlerle toplumumuz bir ve bütündü, toplumun değerleriyle münevverler çatışma halinde değildi. Batılılaşma sonrası yetişen münevverlerin önemli bir kısmı günün koşullarında karşılaşılan tehlikeler karşısında isabetli kararlar alamadılar, önce gelenekçilik ağır bastı, Batı’da olanları küçümsediler, sonrasında ise gördükleri karşısında şaşırıp aşağılık kompleksine kapıldılar. Bu iki yaklaşım tarzı da esas nedenleri tespit etmeyi zorlaştırdı.
Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin Batı ile olan ilişkileri 18. yüzyılın başına kadar Frenk sözcüğüyle özetlenebilir. Batı Osmanlıların gözünde Frenk’ti, İslam ve Osmanlı düşmanıydı. Bu küçümseyici bakış açısı savaşlarda alınan yenilgiler ve Zenta bozgunu sonrası 1699 yılında imzalanan Karlofça antlaşmasıyla değişme eğilimi göstermiştir. Osmanlı Devleti’nde tarihi süreç içerisinde devlet sisteminin aksayan yönlerini düzeltmek amacıyla ıslahat teşebbüsleri görülmekle birlikte, Sultan III. Selim’in tahta çıkmasıyla bu teşebbüsler yeni bir boyut kazanarak sistemli hale gelmiştir.[4] Batı’yla ilişkilerin yoğunlaşması, Batı’ya gönderilen elçilerin intibalarını aktarmaları askeri alandaki yenileşme arayışlarının ilk adımları olmuştur. Geleneksel Osmanlı siyasî, askerî, eğitim düzeni ve zihniyetinin her alanda karşılaşılan sorunları çözemeyeceği anlayışı yavaş yavaş yerleşmeye başlamıştır. Zaman zaman aksamalar olsa da ıslahat anlayışı sürekli devam etmiş, II. Mahmud’un tahta çıkmasıyla tezahürlerini sosyal alanda da göstermiş, eğitim için değişik alanlarda her dönem Batı’ya gönderilen öğrencilerle de yeni boyutlar kazanmıştır.
Batı ile askeri alanda başlayan ilişkiler ardından Batı müesseselerinin de ülkeye girişinin yolunu açmıştır. Bunların başında basın gelmektedir. Bu çerçevede 1839’da “resmî gazete” olarak, ilk Türk gazetesi Takvim-i Vakayi, 1840 yılında William Churchill’in haftalık Cerîde-i Havadis gazetesi yayın hayatına başlamıştır. Bu iki gazete Tanzimat dönemi düşünür ve yönetici kadrolarının oluşmasında okul görevi görmüştür. II. Mahmud’un yaptığı ıslahatların ardından iç ve dış baskıların etkisiyle Tanzimat ilan edilmiştir. Tanzimat’la devlete yeni bir yön çizilmiş, merkezi yönetime geçilmiştir. Islahat hareketlerinin önemli bir aşaması olan Tanzimat, düşünce ve bilim alanında da yenilikler getirmiş, medreselerin dışında yeni eğitim kurumları, mektebler açılmıştır. Batı etkisinin giderek artması toplumsal tepkilere yol açmış, bunun sonucunda basın hayatına yeni gazeteler katılmıştır. 1860 yılında Çapanzâde Agâh Efendi Tercümân-i Ahval’i, Şinasi 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı, 1863’de Namık Kemal Mirât’ı, 1867’de Ali Suavi Muhbir’i kurmuştur.[5] Basın alanındaki gelişmeler düşünce hayatını da canlandırmış, basının oluşumu ve Batı ile yakın ilişkiler devletin yüz yüze geldiği meseleleri Batı siyasi düşünce sistemi doğrultusunda çözülebileceğini düşünen bir aydın tabakasının yetişmesinin yolunu açmıştır. Çıkarılan gazeteler münevverlerin yetiştiği birer okul haline gelmişlerdir. II. Meşrutiyetle birlikte daha önceki dönemlere kıyasla niteliksel yönden değişim-dönüşüm gerçekleşmiştir. Ve böylece yeni münevver tipi yeni tabirle aydın yetişmiştir. Bu aydın giderek kendi toplumunun değerlerine yabancılaşmış, her şeyin çözümünü Batı’da arama yolunu tercih etmiş, öncelemiştir. Kendi değerlerine yabancılaşma beraberinde münevver-top- lum bütünlüğünü bozmuş, adeta beyin başka bir tarafa, gövde başka bir tarafa gider duruma gelmiştir. Zira münevverler toplumun beyni gibidir. Bu değer çatışması her alanda özgün eserlerin ortaya konmasının yolunu da adeta kapamıştır. M. Akif Ersoy bu değer çatışmasını şiirlerinde vurgulu bir şekilde dile getirenlerdendir:
Sonra zenginlerimiz: “Haydi gidin, fen getirin.”
Diye, her isteyenin şahsına bilmem kaç bin
Ruble tahsîs ile sevkeylediler Avrupa’ya;
Pek fedâkâr idi hemşehrilerim doğrusu ya.
Bu giden kafileden birçoğu cidden tahsil
Ederek döndü. Fakat geldi ki üç beş de sefil,
Hepsinin nâmını telvîse bi-hakkın yetti…
Gönderenler ne peşîmân oluyorlar şimdi!
Hiç unutmam ki, cömerdin biri, hem zengin adam,
Beni yüzdürdü nihâyette şu sözlerle: “İmam,
Günde on kerre gelip istediniz hep verdim.
Yine vermezsem eğer millet için, nâ-merdim.
Yalınız, ehline gitsin bu emekler… Olur a,
İş bizim Avrupa yârânına benzer sonra!
Hâli ıslâh edecekler, diyerek kaç senedir,
Bekleyip durduğumuz zübbelerin tavrı nedir?
Geldi bir tanesi akşam, hezeyanlar kustu!
Dövüyordum, bereket versin, edebsiz sustu.
Bir selâmet yolu varmış… O da neymiş: Mutlak,
Dîni kökten kazımak, sonra, evet, Ruslaşmak!
O zaman iş bitecekmiş… O zaman kızlarımız,
Şu, tutundukları gâyet kaba, pek manâsız
Örtüden sıyrılacak… Sonra da erkeklerden,
Analık ilmini tahsîl edecekmiş… Zâten,
Müslümanlar o sebepten bu sefâlette imiş:
Ki kadın sosyete bilmezmiş, esârette imiş!
Din için, millet için iş görecek alçağa bak:
Dîni pâmâl edecek, milleti Ruslaştıracak!
Bunu Moskof da yapar, şimdi rızâ gösterelim;
Başka bir marifetin varsa haber ver görelim!
Al okut, Avrupa tahsîli desinler, gönder,
Servetinden bölerek nâ-mütenâhî para ver;
Sonra bir bak ki: Meğer karga imiş beslediğin!
Hem nasıl karga? Değil öyle senin bellediğin!
Sâde bir fuhşumuz eksikti, evet, Ruslardan…
Onu ikmâl ediverdik mi, bizimdir meydan!
Kızımın iffeti batmakta rezîlin gözüne…
Acırım tükrüğe billâhi tükürsem yüzüne!
Demiş olsaydı eğer: “Kızlara mektep lâzım…
Şu kadar vermelisin.” Kahrolayım kaçmazdım.
Elverir sardığımız bunları halkın başına…
Ben mezârımda, huzûr istiyorum, anladın a!
Biraz insâfa gelin, öyle ya artık ne demek?
Zengin olduk diye, lânet satın almak mı gerek?”[6]
Münevverlerimiz 19. ve 20. yüzyılda dünyanın geçirdiği değişim-dönüşümü gerçek manada kavrayamadılar. Bunu bütün fikir ekolleri için söylemememiz mümkündür. Bu anlamda muhafazakâr kesim Şark kurnazlığıyla bilim değer ayırımı yaparak tam Batıcılar da her şeyin en iyisinin Batı’da olduğunu ve onun taklit edilmesiyle ülkenin karşılaşılan sorunlarını çözebileceği yanılgısına düştüler. Oysa tarihi tecrübeler gösteriyor ki her medeniyetin yükseliş dönemleri olduğu gibi düşüş, kriz dönemleri de olmuştur. Bu krizlerden kurtulmanın yolu kendi değerleri doğrultusunda insanların ihtiyaçlarını çağın koşullarında karşılayacak yöntemleri, değerleri yeniden var etmektir. Bir şeyin taklidi, taklit edilen şeyin aynısı seviyesine asla erişemez. Ruhlar üzerine baskın hale gelmiş aşağılık duygusu çalışma hayatı, sosyal güvenlik, devlet yönetimi ve ilmi araştırmalar vb. tüm alanlarda özgün yaklaşımların, araştırmaların yapılmasının önündeki en büyük engeldir. Diğer yandan iyice düşünülmemiş, yeterince üzerinde çalışılmamış kimi farklı yaklaşımların başarısızlığı da bu aşağılık kompleksinden kurtulmayı zorlaştırmaktadır. Oysa şatlar oluştuğunda her şey mümkündür ve Allah insana çok büyük yetiler bağışlamıştır. Olmakta olan bir hakimiyet savaşıdır. Geleceğimiz başkalarının öngörülerine teslim edilemez. Bunun için münevver-toplum birliği yeniden sağlanmalı, özgüvenle her şeyi yeniden var ederek hayatın ana çekim merkezini medeniyetimizin değerleri haline getirmeliyiz. Bunun imkânını Üstad Sezai Karakoç yıllar önce şöyle dile getirmişti:
“Şimdi Batı’nın etkisi altında kalan Doğu uygarlık ülkeleri bir silkinip kendilerine ge- lebilseler onlar da kendi geçmişlerinde ve yaşayan kültürlerinde yeni bir dirilişin ilk tohum ve mayalarını bulabilecekler. Ancak, aşağılık duygusu içinde kıvrandıklarından bunu akıl bile edemiyorlar ve kurtuluşu Batı’dan bekliyorlar. Onlara göre Doktor Batı’dır. Halbuki bilmiyorlar ki, kendilerini “hasta eden”, “doktor”‘dur. Allah insana çok büyük yetiler bağışlamıştır. Kimi zamanlar da bu yetilere ayrıca teyid, destek gelmektedir. Ruhu’l-kudüsle destekleniyor mü’min kalbi, mü’min ruhu. Ruh ilahi ilhamla gerçek verim coşkunluğuna eriyor. Bu sebeple umutsuzluk, inançsızlıkla bir tutulmuştur.”[7]
1 Karakoç, Sezai, Edebiyat Yazılar-I, s. 40-41, Diriliş
Yayınları, İstanbul 1982.
2 Karakoç, Edebiyat Yazılar-I, s. 46-47.
3 Karakoç, Edebiyat Yazılar-I, s. 57.
4 Karal, Enver Ziya,” Tanzimat’tan Evvel Garplılaşma Hareketleri (1718-1839)”, Tanzimat, I, s. 24, İstanbul, 1940.
5 İnuğur, M. Nuri, Basın ve Yayın Tarihi, s. 173-222, İstanbul, 1982; Koloğlu, Orhan, “Osmanlı Basını: İçeriği ve Rejimi”, TCTA, I, s. 75-83, İstanbul, 1985.
6 Ersoy, Mehmet Akif, “Süleymaniye Kürsüsünde”, Safahat, s.151-152, Neşre Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1987.
7 Karakoç, Sezai, Çağ ve İlham II, s. 56-57, Diriliş Yayınları, İstanbul 1977.