Kar güzeldir. Yüreğimizin kirini paklar. Bembeyaz doldurur boşluklarımızı. Gerçi insan dedi­ğin boşluklarını doldurmaya kalksa ömür yeter mi ?

Bazen de düşman olup çıkar karşımıza kar. Gözümüzün içine sinsi sinsi bakar. Gücümüzü sı­nar, sabrımızı alır. Yollarımızı kapatır, set çeker önümüze. Mühlet vermez. Acıması hiç yoktur, kırar belini adamın. Pusuda bekler. Tuzak kurar. Zamanı gelince çöker hayatımızın ta üstüne.

Üşütür insanı kar. En çok da en mutlu olduğumuz anlarda üşütür. Hâlden anlamaz, dilden anlamaz. Sevenleri ayırır, üstelik daha yeni kavuşmuşken.

Her şey bir sevdadan tomurcuklandı. Bahar dallarına konan çiçekler gibiydi iki genç. Bir kere vuruldun mu iflah olmazdın artık; bir bozkırın ortasında kalbin dört nala koşardı.

Gençlerden biri Mehmet. Buğday tenli, kara kaşlı, çimen gözlü, uzun boylu, köyün yağız de­likanlısı. Diğerinin bir ceylan gibi bakışları, teni ak pak, gözleri kömür karası. O konuştu mu kuşlar susar, çiçekler daha bir açar yapraklarını. O; canımın bir parçası, yüreğimin öteki yarısı, biricik kardeşim Seher’im.

Etle tırnak gibiydi Seher’le Mehmet. Birinin adı anılınca mutlak diğeri de anılırdı. Mehmet askerden gelip aileler de razı gelince yüzüktü, nişandı bir çırpıda hallediverdiler. Her şeyde anlaştılar da bir düğün vaktinin adını koyamadılar.

Babam “Yazın yapalım düğünü. Havalar ısınsın, yolların çamur kalksın.” dedi.

Mehmet’in babası “Olmaz” diye diretti. “Yaz, iş güç zamanı. Tarladan mahsul kalkacak, kiraz toplanacak, üzümler pekmeze duracak. Etme eyle, koymayın bizi işimizden gücümüzden. Gelin bu kış ediverelim düğünü.”

Seher’le Mehmet’e soran olmadı. Sorsan ne olacak? Düğünü yarın yapalım desen ona da razı gelirlerdi.

Kar kış erkenden geldi. O yemyeşil köy; ortasında nazlı nazlı akan çayı, bahçeleri, bir labi­rent gibi birbirine açılan toprak yolları, kerpiç duvarları, harman yeri, pınarı, ağılları, evlerin çatıları, ahşap camisi kar altında kaldı. Ayazdan kimse kafasını dışarı uzatamadı. Hani şöyle uzaktan baksan, çatılardan yükselen duman olmasa terkedilmiş bir köy diyecek kadar ıssız- laştı. Bu ayazda yine de cayan olmadı düğün vaktinden.

Düğün günü geldi çattı. Seher’im kar gibi beyazlara büründü. Anacım, kardeşimin omuzları­na bembeyaz bir şal örttü ya yine de soğuktan kuş gibi titredi o narin bedeni.

Kış düğünleri genişçe bir ağılda yapılırdı. Sobalar kurulur, ateşler yakılır, küllenmiş dev gibi                 kazanlarda keşkekler kaynatılırdı. Davullar, zurnalar, halaylar, köçekler, kurulu sofralara tabak tabak giden keşkekler, çörekler, daha yeni kavrulmuş sıcacık un helvaları dışarıdaki ayazı unutturmuş, köylünün gördüğü en güzel düğün olmuştu. Yediden yetmişe herkes bir kez olsun çıktı davulcunun önüne. Davullar güm güm ettikçe mendiller şaha kalktı, ayaklar iki ileri, bir geri salınıp durdu.

Bir kar tanesi kadar saf, bir kar tanesi kadar mutluydu Seher. Konacağı yeri güzelleştirecekti. Seher’in önüne üzeri kıl çuval kaplı beyaz bir at getirdiler. Ayrılık vakti gelmişti. Öyle çok uzağa değil, yalnızca birkaç sokak aşağıya gidecek olsa da ana baba evinden ayrılık, ayrılık­ların en hüzünlüsü değil miydi? Ana babanın kokusu sinmiş duvarlara veda etmek, onların gözlerindeki şefkati, merhameti, muhabbeti koyup da gitmek Seher’e pek ağır geldi. Birden hıçkırarak ağlamaya başladı. Anama babama bir daha, bir daha sarıldı. Helallik istedi. Anam konuşamadı ya babam, kızının sırtını sıvazladı.

“Helal olsun kuzum, bizden yana helal olsun. Sen de hakkını helal et .”

Onları seyredenler gözyaşlarını tutamadı. Seher ata bindirildi, at usul usul yürümeye başladı. Seherin omuzlarından atın sırtına doğru su gibi akan o bembeyaz şala bakakaldık.

Gidenin ardından bakmak zordur. Artık bilirsiniz, bir giden oldu mu hayatınızdan, ritmini kaybetmiştir yaşam. Ne giden ne kalan artık eskisi gibi olur. Hep bir şeyler yarım kalır. Bir kayadan kopan taş gibi yeri eksik kalır. Bir sancı, iflah olmaz bir boşluk kalır geriye. Bir gönül sancısıdır gitmek. Hem gideriz hem ağlarız. Böyle kurulmuş bu dünyanın düzeni.

O kar gibi beyaz at, gelip ahşap iki katlı bir evin önünde durdu. Bu artık, çok uzun yıllar sü­recek Seher’le Mehmet’in yolculuğuydu. Eksilen, kopan, kırılan yerlerini yeniden onaracak, birbirlerinin boşluklarını dolduracak, Allah nasip ederse bu yuvada doğan evlatlarla beraber ulu bir çınar gibi büyüyecek, güçleneceklerdi.

Dışarıdan uzanan ahşap eski bir merdivenle üst kata çıkılırdı. Daha önce kullanılmayan bu oda, içine bir gelin alma telaşıyla beyaz kireçle boyanmış, süslenmiş püslenmiş, mis gibi edil­mişti. Odanın her bir köşesi yeni eşyalarla dayanıp döşendi. Seher’imin yaptığı çeyizler odası­na gergef gibi işlendi. Şifonyeri, gardırobu, yerde halısı, pencerede çiçekli perdesi, bir kenara kurulmuş sobası, odanın bir köşesinde iki ceviz sandıkla, üstünde ta tavana kadar ipek yor­ganları, yün yatakları, el işi kanaviçeleri, kenarları dantelli, işlemeli yastıkları, iğne oyalı tül­bentleri, kullanılmaya kıyılamayacak kadar güzel havluları, el emeği desen desen seccadeleri, pike takımları; içerisinde beş mille örülmüş yün çoraplar, lifler, tespih torbaları, naftalin ko­nulmuş keseler, eldivenler, şallar bulunan bohçaları, yeni bir hayatın ilk gününün şahitleriydi.

Herkesin yuvası kendi dünyası değil miydi? İşte burası da Seher’le Mehmet’in dünyasıydı. Ne zaman sevince gark olsalar ya da üzülseler, ağlasalar, ilkin bu kireç kokulu duvarlar tuta­caktı ellerinden. Bu duvarlarla birlik olup selam vereceklerdi doğan güne. Doğacak yavrula­rının ağlayışlarını ilk bu duvarlar basacaktı bağrına. Bu kireç kokulu duvarlarla büyüyecekti dünyaları. Kocaman ferahlayacak, genişleyecekti yürekleri. İki gönül bir olunca samanlık sey­ran olacaktı. Evin kullanılmayan bu odasında ömrübillah hiç soba yakılmamıştı. Sanki duvarlar buz tut­muştu da tir tir titriyordu. Ne yapıp edilse de odanın soğuğu bir türlü kırılmadı. Sabahtan soba güzelce yakılmış, içindeki kuru odunlar çıtır çıtır yanarken düğün vakti herkes ağılda olduğundan ateş sönmüş, oda yine buz kesmişti. Seher’le Mehmet gelmeden az önce soba yeniden tutuşturuldu. Baktılar ısınacak gibi değil bir de eski bir katalitik soba getirdiler.

Akşam olunca havanın ayazı iyice artmış; eski pencereler, hiç acımadan buz gibi havayı kireç kokulu odaya üfler olmuştu. Pencerelerin etrafına yastıkları döşeyince rüzgâr kesildi azıcık. Seher’le Mehmet, biraz ürkek, biraz heyecanla girdiler içeri. Oda pek sıcak sayılmazdı. Önce muhabbetle baktılar birbirlerine. Sonra da sanki odayı daha yeni görüyormuş gibi hayranlıkla süzdüler. Yatağın bordo kadifeden çiçekli örtüsünü kendi seçmişti Seher. İlçedeki Osman amcanın dükkânında daha vitrinde görür görmez beğenmişti. Gardıroba pek içi sinmedi ya kayınvalidesi seçmişti, ses etmedi. Hem modeli pek güzel değildi hem de pek küçüktü içi. O, içinde yorganlığı olan daha büyük bir model istemişti. O zaman yatak yorganları sandığın üs­tüne dizmek gerekmeyecekti. Halıyı Mehmet’le beraber seçtiler. Yanlarında bordo iri çiçekleri, yeşil yaprakları vardı. Ortası krem rengiydi. Anası ‘kir götürür bir şey al’ dediyse de Seher bunu beğendi.

Mehmet heyecanlıydı. Şimdi şurada, çocukluğunun aşkı, kırlarda beraber koyun güdüp har­manda koşturdukları, aynı sınıfta ders dinledikleri o güzel kız, şimdi onun karısı mı olmuştu? Birlikte odanın ortasına kadar yürüdüler. Mehmet, Seher’in duvağını açmayı akıl edemedi. Seher de ses etmedi, duvağı kendisi açtı.

Yerde iki seccade seriliydi. Seccadelerin üzerinde birer tesbih, hemen yanında bakır bir ib­rikle leğen vardı. Eski katalitik soba, seccadelerin önünde mecalsiz yanıyordu. İkisine de sıkı sıkı tembihlemişlerdi, “Abdestinizi alın, iki rekât namaz kılın.” diye. Mehmet ceketini çıkardı, gömleğinin kollarını sıvadı, yere çömeldi. Seher de üzerinde gelinliği, o da çömeliverdi yere. Birbirlerine abdest aldırdılar. Abdest alırken biraz daha üşüdüler. Mehmet, katalitiğin ayarını iyice açtı.

Karı-koca, omuz omuza namaza başladılar. Sanki başka bir dünyada, başka bir hülyada yor­gun ve mutlu, huzur içinde secdeye gidiyorlardı. Secdede uzunca kalıp başlarını güçlükle doğrulttular. İkisinin de gözlerine kurşun gibi bir uyku gelip oturmuştu. Yorgunluklarına ver­diler. Bütün gün ayaktaydılar. İkinci rekâta zor kalktılar. Sureleri okurken dilleri dolandı. Ne okuduklarını bilemediler. Önce rükûya, sonra secdeye vardılar. Bu sefer secdede daha uzun kaldılar. Sanki birileri olanca kuvvetiyle ense köklerine bastırıyor, onların kalkmasına engel oluyordu. Güç bela secdeden doğrulup tahiyyata oturdular. Zihinleri gidip geliyordu sanki. Salli-bariğin nasıl okunduğunu hatırlayamadılar. Belki de ilk o anda burunlara garip bir koku çalındı. Tezek kokusu mu yoksa bohçalardan süzülen naftalin kokusu mu bilemediler. Meh­met selam verince Seher de verdi selamını. Ellerini yüzlerine sürdüler.

Seher mırıldandı:

“Çok uykum geldi Mehmet. Başım kazan gibi kaynıyor.” “Benim de.” dedi Mehmet.

Mehmet mırıldanırken Seher bir kedi gibi kıvrılıverdi seccadesine. Artık konuşmaya meca­li kalmamıştı Mehmet’in. O da kendi seccadesine, karısının hemen yanına kıvrılıverdi. Elini Seher’in beline attı. Seher, elini uzatıp Mehmet’in elini tuttu. Mehmet, Seher’in eli ilk kez eline değince birden ürperiverdi; içi sevinçle doldu. ‘Bundan büyük saadet var mı?’ diye düşündü. Sonra bütün düşünceleri birbirine karıştı. Yalnızca burnuna gelen o keskin gaz kokusunu fark edebilse de elini Seher’in elinden ayırıp ayağa kalkacak dermanı bulamadı kendinde. Gaz kokusu bütün odayı sarıp bir yorgan gibi serildi üzerlerine.

Seher’le Mehmet uyumak, yalnızca uyumak istedi.

Bu kireç kokulu duvarlar, çiçekli perdeler, şifonyer, gardırop, bordo kadifeden çiçekli yatak örtüsü, krem rengi halı, ipek yorganlar, yün yataklar, el işi kanaviçeler, kenarları dantelli, işle­meli yastıklar ve dahi el emeği, göz nuru onca çeyiz, iki âşığın seccadelerinin ucunda huzurla uykuya dalışına şahit oldular.

Dışarıda kar yağmaya başladı. Kar, hiç acımadan iri iri yağıyor, Seher’i bu eve getiren atın nal izlerini aceleyle örtüyordu.

Bu yazıyı paylaşın