Eski şehrin sokaklarında geziyordum. Yolda Bursalı Ahmet Arif Bey’e rastladım. Omuzları çökmüş, beli bükülmüş, ak saçları rüzgârda birbirine dolanıp darmadağın olmuştu. Sakalı güneş vurdukça gümüş gibi parlıyor, ince çenesinden aşağı doğru süzülüyordu. Yanakları yeni yetme bir çocuk gibi al al kızarmış, telaşla yürüyordu. Hemen yanına koşup öpmek için ellerine sarıldım.

“Hayırdır Ahmet Arif Bey, seni görmek ne güzel. Hangi rüzgâr attı seni buralara?

Beni gördüğüne hiç şaşırmadı. Ufacık, kahverengi, yuvarlak gözlüklerinin ardından artık iyi­ce küçülmüş mavi gözlerini kısarak bana gülümsedi. O kurumuş, kırışmış ama sıcacık ellerini sevgiyle uzattı. Beni gördüğünden hayli neşeli, bir elini omzuma koyup fısıldadı.

“Rüzgâr değil de rüzgârın sahibi attı diyelim.”

Sanki önceden sözleşmiş de buluşmuş gibi virane olmuş ahşap evlerin gölgelediği yolda yü­rümeye başladık. Taş döşeli sokaklarda elindeki bastonuyla “tık tık” sesler çıkarıyor, diğer eliyle sırtımı sıvazlıyordu.

Ahmet Arif Bey’i babamın Bursa’daki memuriyeti esnasında tanımıştık. Ben daha o zamanlar 9-10 yaşlarında bir çocuktum. Babam her daim kendisine Ahmet Arif Bey diye seslendiğinden ben de bu şekilde belleyip hiçbir zaman ‘amca’ dememiştim. Benim böyle seslenmem onun pek hoşuna gider, saçlarımı okşar, bana güzel sözler eder; avuçlarımı rengârenk şekerlerle doldururdu.

Küçük bir kolonya dükkânı vardı Ahmet Arif Bey’in. Ah o bütün ruhumu saran kolonya ko­kusu! Çocukluk hatıralarım içerisinde her daim, işte orada, hemen karşımdaymış gibi duran capcanlı kokular, renkler, sûretler… Dükkânın kapısını her açtığımda bir çıngırak sesi ‘hoş geldin’ diyerek beni karşılar, içeri adım atar atmaz burnuma keskin ama ferah bir limon koku­su gelirdi. Eski ahşap rafların üzerinde kesme desenli camdan yapılmış kolonya damacanaları sıralanmıştı. Her birinin ağzında dereceli cam tüpler, tüpün hemen altından sarkan körük­lü plastik ince bir hortum, diğer tarafında da ince, metal bir musluk vardı. Ahmet Arif Bey, müşterinin getirdiği kolonya şişesini elindeki beyaz bezle özenle siler, sonra şişeyi musluğun altına tutar, körüğü maharetle sıkar; kolonya ince bir şırıltıyla şişeye dolardı. Damacanaların . her birinin üzerine eğri büğrü el yazılarıyla limon, lavanta, altın damla, tütün, çam, beyaz zambak etiketleri iliştirilmişti. Dükkânın duvarlarına sinmiş koku öyle yoğundu ki bir kere içeri giren uzun süre o ferahlığı teninde hissederdi. Hele gün ışığı o rengârenk damacanaların üstüne vurmaya görsün içerisi bir renk cümbüşüne döner, kokular ve renkler insanın başını döndürürdü.

Ahmet Arif Bey’le birlikte yüz yüze bakan ahşap evlerin, daracık taş sokakların arasından yürüyorduk. Karşımıza taştan örülmüş, kimi yerleri yıkılmış, suyu kurumuş bir çeşme çıktı. Üzerinde “Bu çeşme merhum Hacı Mehmed Ağa’nın Hayratıdır. Ruhu için el-Fatiha Sene 1952” yazıyordu. Ahmet Arif Bey, çeşmenin başında durdu.

“Evlat, şurada bir soluklanalım.”

Çeşmenin kurumuş döküm musluğunu çevirmesiyle avuçlarına şarıl şarıl sular akması bir oldu.

“Nasıl ya?” diye hayretle mırıldandım. Yüzünü güzelce yıkadı, cebinden akça pakça bir men­dil çıkarıp silmeye başladı. Gözlerinden damlayan suları silmeye kıyamadı.

“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su

Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su”

Hiçbir şey anlamadım ya güzel bir şey söylediği kesindi. Zaten onun dilinden hiç kötü bir şey çıkmazdı.

“Evlat benden bu kadar. Gönlüm sana refakat etmek istese de ayaklarıma söz geçiremiyorum. Senden bir istirhamım olacak.”

Ellerini ceketinin cebine götürdü, beyaz bir zarf çıkardı. Adres üzerinde. Emaneti tez zamanda yerine ulaştır olur mu?” Zarfı elime aldım, üzerindeki adresi okudum.

“İyi de sen nereye gidiyorsun? Bu akşam misafirimiz olun. Rahmetli babamın can dostunu görünce annem de çok sevinecek.”

“Sokağın başındaki taş konaktayım. Beni mazur görün evlat. İnşallah başka sefere.”

Vedalaşıp ayrıldık. Daha birkaç adım atmadım ki kubbesi yosun tutmuş, duvarları üzerinden otlar fışkıran bir yatıra denk geldim. Bahçesinde yazıları okunmaz olmuş mezar taşları gelen­den geçenden bir Fatiha bekliyor, her yeri saran sarmaşıklar rüzgârda fısıldıyordu. Sanki bir zaman yolcusuydum ve mürekkebi emen bir kalem gibi hatıralar beni yine içine almıştı.

Kolonya dükkânının çıngıraklı kapısından içeri giriyorum. İlkin limon kolonyası karşılıyor beni, sonra diğer kokular hücum ediyor. Babamla Ahmet Arif Bey köpüklü kahvelerini içiyor. Hiç konuşmadan tebessüm ediyorlar birbirlerine. Beni görünce Ahmet Arif Bey’in çehresinde güller açıyor.

“Hilmiciğim senin bu oğlan çok büyük adam olacak Allah’ın izniyle. Sana söz onu ben evlen­direceğim.

Babam kahvesinden bir yudum aldı, işaret parmağını muzipçe sallayarak keyifli keyifli ko­nuştu.

Bak sözünü unutma, ömrüm vefa etmezse o günlere, bu iş sende ha! Sonra gelir iki yakana yapışırım.”

Gülüştüler.

Daha önce yatırı burada gördüğümü hiç hatırlamıyordum. Korkuyla karışık bir merakla bah­çesine daldım. Yatırın arkasını dolanınca bembeyaz bir anne kedinin kendisinden daha da beyaz üç yavrusunu emzirdiğini gördüm. Kediler beni görünce keyiflerini hiç bozmadı. Biraz daha dikkatli bakınca kedilerin üzeri sarmaşıklarla kaplı bir kuyunun gölgesinde serinledik­lerini fark ettim. Gidip kuyunun içine bakmak, olmadı içine bir taş atmak istedimse de onları rahatsız etmemek için vazgeçtim.

Tekrar sokağa çıktım. Cebimdeki zarfa gitti aklım. Acaba içinde ne vardı? Niçin adrese posta- lamamıştı da bunun için ta Bursa’dan kalkıp buraya gelmişti? Adımlarım beni Bimarhane’nin önüne getirdi. Burası eskiden akıl hastalarının musikiyle tedavi edildiği yerdi. Kapısına yak­laşınca içeriden kulağıma ney, kanun, kemane, tambur sesleri çalındı.

Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yâre mû’tâdım

Seni ey gül sever cânım ki cânâna hitâbımsın

Müzik iyi gelmişti, kalıp biraz daha dinlesem mi derken cebimdeki zarf sanki beni itekliyor­du. Ağustos sıcağında iyice suyunu çekmiş ırmağın üzerindeki taş köprüden karşıya geçtim. Birden burnuma mis gibi ekmek kokuları geldi. Ahşap evlerin olduğu küçük bir mahallenin kıyısında kilden yapılmış kümbet bir fırın gördüm. Kadınlar yere serili sofranın üzerinde elle­riyle hamurları açıyor, sonrasında uzun ahşap bir küreğe dizip sıcak fırının içerisine sürüyor­lardı. Fırının önünde biraz fazla oyalanmış olmalıyım ki kadınlar bana seslendi.

“Gel delikanlı kokmuştur, halkalı ekmek verelim sana.”

Öyle utanmıştım ki yanaklarımın yandığını hissettim. Yine de bir çocuk gibi çekinerek yan­larına vardım. Kadınlardan biri sıcacık ekmeğin üzerine bir kaşık tereyağını boca edip elime tutuşturdu. Öyle acıkmıştım ki ekmeği birkaç lokmada yutuverdim.

Adrese yaklaşmış olmalıydım. Cebimden zarfı çıkarıp üzerini tekrar okudum. Bahçelievler Mahallesi, Ardıç Sokak, No 11. Şu köşedeki metruk binanın hemen solundaki sokak olmalı Ardıç Sokak. Çok şükür, doğru sokaktayım. Gözlerim kapı numaralarına baka baka, heye­canla yürüyordum. 3 numara burasıysa, 5, 7, 9. Tamam buldum işte, burası da 11… İki katlı, cumbalı, küçük ama temiz bir ev. Badanası daha yeni yapılmış gibi bembeyaz. Ahşap evlere mahsus dar, uzun pencereler ince şeritlerle bölünmüş. Ahşabı yer yer çatlamış çift kanatlı dış kapının üzerinde demir yumruklu bir tokmak var. Tokmağı yavaşça vurdum, biraz bekledim ses yok. Daha güçlü vurmaya başladım.

“Tak, tak, tak.”

Bahçeden kuş sesleri geliyordu. Bir horoz avazı çıktığı kadar ötmeye başladı. Tam elimi tok­mağa atıp yeniden vuracaktım ki “Kim o?” diye bir ses ünledi. Ne diyecektim ben şimdi?

“Şey, ben.”

“Kim ooo?”

İnce, narin bir sesti. Sanki usulca yağmur yağıyordu toprağa, incitmekten korkar gibi. Sanki nazlı bir çeşmeden avuçlarıma su doluyordu. Sanki çiçek açıyordu bir bozkırın ortasında.

“Açar mısınız kapıyı, size bir emanet ileteceğim.” Kapı gıcırtıyla açıldı. Aman Allah’ım ne bu şimdi, huri mi, melek mi? Yoksa gül bahçesi mi? Keşke az önce Bimarhane’nin önünden geçerken işittiğim şarkının sözlerini hatırlasaydım. Güllü müllü bir şeylerdi, bu şarkı ancak böyle bir güzellik için yazılmış olmalıydı. Dur hele, öyle bir görüşte aşka inanacak değildim lakin niye her yerimi ateş basmıştı? Kızcağız bir süre karşımda bekledi, daha fazla dayanamamış olacak ki “Eee ne var?” der gibi baktı. Zarfı hangi cebime koyduğumu unutmuştum. Telaşla bütün ceplerime saldırmaya başladım. Ceplerimin bana bir oyun ettiği açıktı. Elimi hangi cebime atsam boş çıktı. Bir an, kızın sol elime baktığı­nı fark ettim. Doğru ya az önce adres bakmak için çıkardığım zarf sol elimde kalmıştı. Zarfı aceleyle uzattım.

“Şey, bunu Ahmet Arif Bey gönderdi.” O kiraz dudaklarını büktü. “Ahmet Arif Bey de kimmiş?” Zarfı aldı, üzerindeki adrese baktı.

“Evet adres burası ama üzerinde isim yazmıyor. Yanlış olmasın.” Üzerinde bir isim yazmadığını ben de yeni fark etmiştim. “Belki babanızadır ha?”

Kara üzüm gözleri mahzunlaştı, o güzel başını kuğu gibi eğdi. “Babam rahmetli oldu.”

Tam bir salaktım. Hemen vaziyeti kurtarmaya çalıştım. “Başınız sağ olsun.”

Hiç cevap vermedi. Zarfın önünü arkasını çevirdi. Bir süre düşündükten sonra usulca zarfı açtı. İçinden küçücük bir kâğıt çıktı. Bir an için okuyup okumamakta tereddüt etti. Merakı galip gelmiş olacak ki kâğıtta yazılanı bir çırpıda okuyuverdi. Birden yüzü sapsarı oldu. Sanki başı döndü, kapıyı hafifçe tuttu; çaktırmadan bana bir bakış attı, sonra telaşla kâğıdı zarfa soktu. Hepsi bu? Eee ne oldu şimdi?

“Allah’a emanet olun.” dedi, kapıyı suratıma kapattı. Ayaklarım yere çakılmış, kımıldayamaz hâldeydim. Ardıç Sokağının ortasında öylece kalmıştım. Anacığımın bulduğu kızların her bi­rini bir bahane bulup reddetmiştim. Şimdi kadıncağızın dizinin dibine oturup “Anacım ben âşık oldum!” desem acep inanır mıydı?

Bir süre ne yana ne yöne gideceğimi bilemedim. Metruk binadan sağa dönüp fırının önün­den hızla geçtim, köprüye vardım. Bimarhane’ye kadar kafam uyuşmuş bir şekilde yürüdüm.Yine içeriden sesler geliyordu. °

Bende Mecnun’dan füzûn âşıklık istidâdı var                                                                                                                  

Âşıkı sâdık benim Mecnûn’un ancak adı var

Yatırın önünden geçerken yavru beyaz kedilerin kaldırıma çıkmış, neşeyle birbirlerinin üze­rine atlayıp yerlerde yuvarlandıklarını gördüm. Anne kedi duvarın dibinde patilerini temiz­liyor, güneş şefkatle onun parlak tüylerini okşuyordu. Kedilerin keyfini görünce birden keyif­lendim. Kendi kendime gülüyor muydum, konuşuyor muydum, sahi ne yapıyordum ben? Neredeyse koşar adımlarla çeşmenin yanına vardım. Sırılsıklam tere batmıştım. Musluğu çe­virip foşur foşur akan suyla serinlemek istedim. Ne foşuru canım! Çeşmeden bir damla olsun su gelmiyordu. Çeşmenin dibi kupkuruydu. İyi de az önce Bursalı Ahmet Arif Bey elini yü­zünü burada yıkamamış mıydı? Şu an çeşmeye takılacak durumda değildim. Yokuş aşağı ana caddeye doğru koşmaya başladım.

Eve vardığımda her yanım zangır zangır titriyordu. Anacım beni o hâlde görünce telaşlandı. “Ne oldu oğlum ne bu hâl, hasta mısın? Söyle bir şey mi oldu? Bak korkutma beni!” Anamın ellerini tutup avuç içlerini koklayarak öptüm. “Telaşlanma anacığım, oğlun âşık oldu.” Titremem anama da geçmişti.

“Ne diyorsun oğlum sen? Bak benimle dalga geçiyorsan yaşına başına bakmam alırım anne terliğini elime.”

“Senin terliğine kurban olurum ben. Şaka maka değil ha, hakikaten âşık oldum.” “Hele bir anlat bakalım. Ne oldu, kafana yıldırım mı düştü?”

Yolda Bursalı Ahmet Arif Bey’le karşılaşmamızdan başlayıp ne var ne yok hepsini tek tek an­lattım. Kadıncağızın suratı bir anda kül gibi oldu. Gözlerinin karası içine kaçtı, akı ayan beyan görünür oldu. Bir an bayılacak sandım.

“Anacım korkutma beni, ne oluyor kuzum sana?”

Sessizlik beni hep korkutmuştur. Ağzını açmış koca bir canavar gibi ne var ne yok bütün kelimeleri yutar. Kelimelerin yoksa neyin var ki zaten? Babam öldüğünde de o koca canavar yutmuştu anamın kelimelerini. Öyle günlerce sus pus oturup baharda canlanan dallar gibi yeniden tomurcuklanıverdi.

Ellerimi tuttu, yutkundu; sanki birileri bizi dinliyormuş gibi fısıldadı. “De hele bakalım, sen Ahmet Arif Bey’i gördüğüne emin misin?” “Vallahi de gördüm, billahi de gördüm. Dedim ya bana bir zarf.” Başımı aldı, usulca omzuna yasladı.

“Geçen Cuma hanımı aradı Ahmet Arif Bey emanetini teslim etti diye, sana söylemeyi unut­tum.”

Korkma sırası bendeydi.

“Ne dersin anacım sen? Ne ölmesi Allah aşkına? Koluma girdi, yürüdü. Hatta çeşmede yüzünü yıkadı.”

Dönüş yolunda çeşmeden bir damla su akmadığını hatırladım. Delirmek üzereydim. Bu me­seleyi bir an önce çözmeliydim. Annemin “Dur oğlum, bu saatte nereye gidiyorsun? sözlerine aldırış etmeden kendimi sokağa attım. Yine eski şehrin sokaklarında, yüz yıllık taş konağın önündeydim. Resepsiyona vardığımda soluk soluğaydım. Bıyıkları yeni terlemiş delikanlı “Buyur abi, oda mı lazım?” diye sordu.

“Yok, yok. Birine bakmıştım. Ahmet Arif Bey. Yetmiş yaşlarında. Burada kaldığını söyle­di.” “Öyle bir isim hatırlamıyorum. Dur, yine de bakalım deftere.” Parmaklarıyla üzerinden geçe geçe isimleri tek tek okumaya başladı. “Fevzi Durmuş, İbrahim Yıldız, Ahmet Pekmezci, Ayşe Dal, Mehmet.” “Yok abi.” İnanamamıştım.

“Ama nasıl olur? İyice baktın mı?” Delikanlı sinirlendi.

“Sana yalan borcum mu var abi, gel kendin bak!”

Güneş batıyor, gök nar gibi kızarıyordu. Bütün renkler gölgelerin altına saklanmaya başla­dı. Bu düğümü çözmek için gölgelerin arasına karıştım. Adresi hatırlıyordum. Bahçelievler Mahallesi, Ardıç Sokak, No 11. Bugün soluklandığım her yerden hızlıca geçtim. Benim için Ardıç Sokaktaki o evden başka her şey yalandı. 11 numaralı evin önüne gelmiştim. Korku, öfke, heyecan, kızgınlık, sevinç mi adını bir türlü kestiremediğim karmaşık duygularla kapı­nın tokmağını vurdum.

“Kim o?” diye yine o narin, ipek gibi ses duyuldu içeriden. Boğazım düğümlendi, konuşama­dım. Neyse ki o ay yüzlü güzel sanki benim geleceğimi biliyormuş gibi kapıyı açtı. Selam bile vermeden sormaya başladım.

“”Ahmet Arif Bey’i gerçekten tanımıyor musun? Hem ne yazıyordu o kâğıtta?”

“İnanın o dediğiniz ismi hiç duymadım. Yalnız geçen haftadan beri ak saçlı, ak sakallı, mavi küçük gözlerinde yuvarlak gözlükleriyle beli iki büküm olmuş nur yüzlü bir dede rüyalarıma giriyor. ‘Bekle kızım nasibin seni bulacak.’ diyor, kayboluyor sonra.”

Gözlerim karardı. Düşmemek için kapıya sıkıca tutundum.

“Peki o kâğıtta ne yazıyordu?

Kız bir an tereddüt etti lakin hâlimden de korkmuştu. Yanakları al al olup başını usulca eğdi.                      

“Nasibin seni bulmuştur.” Bayılmışım.

 

Bu yazıyı paylaşın