Uzun, çok uzun bir gündü. İkindi rüzgârı, sıcakla soğuğu birbirine karıştırıyor, boğucu bir ılıklık tüm vadileri, üst üste yığılmış küçük tepeleri esir alıyor, güneşin dünyayı aydınlatmasına izin vermiyordu. Kavak ağaçlarından dökülen yapraklarla tüm dere kenarları ve bahçeler, sarıdan kahverengiye uzanan bir renk banyosuyla yıkanmıştı. Yaz boyunca her tarlada görülen leylekler ortadan kaybolmuş, şurada burada hayvanlarını güden çobanlar göze çarpıyordu yalnız. Bir de serçe sürüleri…

Birkaç ağacın kuruyan dallarını kesti. Su arklarına dolan yaprakları temizledi eliyle. Çamurun yumuşaklığını avucunda hissetmekten mutlu oldu.“Hey gidi gençlik!” diye iç geçirdi. Eğildi mi kalkmak, kalktı mı yürümek ne kadar da zorlaşıyordu gün be gün. Zamanın getirdiği sıkıntılara alışmıştı aslında, günden güne elden ayaktan kesilmeye ihtiyarlara has bir teslimiyetle boyun eğiyordu. Kadere inanmış, bahtını kabullenmiş adamdı, lakin derdi çok daha derindeydi. Evinin direği biricik oğlu yıllar önce köyü terk edip, şehirdeki arkadaşlarının peşine düşmüştü. Bu da yetmezmiş gibi birkaç ay sonra da kızı evden kaçmış, şehirde tüccarlık yapan bir adama varmıştı. Babaydı, çocuklarını defterinden silmiş değildi ya, belli ki onlar öyle yapmışlardı. Arayıp sormazlardı, ya utanırlardı – Ahmet Emmi buna inanmak isterdi – ya da köylerini analarını babalarını hepten unutmuşlardı. İşte buna inanmayı bir türlü gururuna yediremiyordu.

Çocukları aklına gelince yüzündeki çizgiler çoğalırdı Ahmet Emmi’nin. Etrafındaki sıkıntı ve huzursuzluk halkası dalga dalga büyür, zayıf yüreği dört koldan sarsılır, mengeneye düşmüş gibi sıkılır, sıkılır, sıkılırdı. Gerçi kendince bir dünyası vardı oğlunun, kızı da mutlu sayılırdı. Etraflarında hepten yararsız bir güruh olsa da, onların dünyası da böyleydi. “Keşke en baştan iplerini sıkı tutsaydım” demek istedi, “Oğlan hadi gitti, kızına niye sahip çıkmadın be adam?” Ama demedi. “Keşke” demeyi sevmezdi.

Vakit günbatısını zorlarken evin yolunu tuttu. Oğlu yine aklındaydı, o ne kadar düşünmemeye çalışırsa çalışsın zihninden atamıyordu. Sıkıntıların başlangıcı Murat’ın evden kaçışıydı. Ona öyle geliyordu ki kızın kaçmasında da Murat’ın tesiri var. Yuvanın dağılması hep onun başıboşluğundan. Kabullenemiyordu kendi oğlunun kötü işlere bulaşmış olmasını. Üstüne bir de bir takım büyük suçlara karışma ihtimali yüreğini daha da burkuyordu.

Çalıların arasından kıvrıla kıvrıla tepeye doğru tırmanan patika, ilerde ağaçların arasında kayboluyor, serin bir gölgeliğe dönüşüyordu. İhtiyar adam gücünün el verdiği ölçüde kâh yürüyor kâh soluklanıyor, çevresindeki seslere, ormandaki değişikliklere bile dikkat ediyor, her bir ayrıntıyı zihnine nakşetmeye çalışıyordu. Onun bu halinde işlerini yarım bırakıp gitme ihtimalinden doğan bir telaş vardı. Her bakışını son bakışıymış gibi iktisatla kullanan bir adamdı o artık.

Patikada keçilerine dal kesen bir çocukla karşılaştı. Hal hatır sordu çocuk, hemen koştu geldi, elini öptü. “Aferin” dedi ona, böyle zamanlar için cebinde taşıdığı akide şekerlerinden birkaç tanesini çocuğun kirli avucuna bıraktı. Çocuğun yüzündeki memnuniyeti görünce dertlerinden uzaklaştı bir anda. Bu küçük iyilik rahatlatmıştı onu. Kendisi de sevindi kendi haline, neşelendi. “Su yatağında akar.” dedi yalnız kendisinin duyacağı bir sesle. “İş olacağına varır!” diye tamamladı cümlesini; sesi dikleşmişti biraz daha.

Eve yaklaşınca köyün yeşil minibüsünü gördü önce. Kim geldi demeye kalmadan yüreğini yerinden oynatan bir soru düştü içine: Acaba? Ya oysa? Ne demeli, ne yapmalı? Bahçeyi çeviren çiti aşınca merakı daha da çoğaldı: Küçük bir çocuk, minibüsçü Remzi ve karısı Halime. Remzi gülerek Halime’ye bir şeyler anlatıyordu. Çocuksa ürkek gözlerle bir Halime’ye bir Remzi’ye bakıyordu. “Selamün Aleyküm” diye selamladı Remzi’yi. “Ooo Ahmet Emmi, bak sana kimi getirdim?” dedi Remzi. O zaman çocuğa daha dikkatli baktı: Beş altı yaşında ya var ya yoktu. “Ben gideyim, daha bırakacağım yolcular var, haydi sağlıcakla.” dedi Remzi. Çocuk Remzi’nin eline bir sarılmıştı ki ayırmak için ikisini de sürüklemeliydi. Ama çaresiz olduğunu anlayınca bıraktı. Başını önüne eğdi, put gibi hareketsiz duruyordu.

Remzi gitti, onun kasabadan getirdiği küçük, sessiz çocuk yanlarında kaldı. Sanki durgun suya minik, minicik bir taş düşmüş, suyun yüzü kıpırdanmıştı. Halime kadının her halinde bir canlılık, hareketlilik vardı. “Bak Bey” dedi: “Murat’ımızın biricik oğlu bu delikanlı.” Küçüğü bağrına basarken ekledi: “Dedesiyle ninesini ziyarete gelmiş bu kahraman.” Ahmet Emmi şaşkındı. Ama sonra hemen üzerinden attı ilk şaşkınlığını. İçinden gelen bir merhamet dalgasıyla yanlarına kadar geldi. Başını sıvazladı küçüğün, çobana verdiği şekerlerin geriye kalanlarını da küçükle paylaştı. “Adın ne bakayım senin?” diye sordu. Çocuk soruyu anlamamış gözlerle baktı önce yaşlı adama. Neden sonra büyük bir hakikati keşfetmiş adamlara özgü bir ışıkla aydınlandı yüzü. “Selim.” dedi. Biraz durdu, mahcup bir sesle ekledi: “Aslında Yavuz Selim ama herkes Selim diyor.” Yüzü kızardı, gereksiz bir laf ettiğini, çok konuştuğunu düşündü belli ki. Konuştuğu hızla sustu ve tekrar en baştaki utangaç ve çekingen tavrına büründü. “Gel bakalım.” dedi Halime Kadın elinden tutarak; küçük, isteksiz adımlarla takip etti bu birdenbire dinçleşen kadını. Adımlarını onun adımlarına uydurdu. Bir yandan da yanlarında yürüyen ihtiyar adamı süzüyordu gözünün ucuyla.

‘‘Bir daha içme şu mereti’’ dedi Halime Kadın, ‘‘Yaramıyor işte inatlaşma
Sana ne demek geçti içinden Ahmet Emmi’nin ama tuttu. Sustu, uzun uzun sustu. Harlanan ateşte fokurdayan suyu dinledi bir müddet. Neden sonra “Kime söylüyorsam ben de…” diye kısık bir sesle söylene söylene, elinde çorba tenceresiyle sofraya gitti Halime Kadın. Büyükçe bir tabağa çorba doldurdu.“Hadi gelsene” dedi “Artık kendi sofrana da mı davetle geleceksin?” Selim’e döndü: “Sen de gel Selim” dedi, “Dedene benzeme, sofra bekletilmez oğlum.”

Yemeklerini yedikten sonra, Halime Kadın bakırcı ustası olan babasının bin bir özenle işlediği bakır cezveyle birer yudum kahve kaynattı. Selim’e de sandıktan lokum ve bisküvi çıkardı. Çocuğun yüzü ikinci kez ışıldadı lokumdan iri bir ısırığı ağzına atınca. Onun bu rahatlamış ve mutlu hali ihtiyarların da yüzünü güldürdü. Kahvelerini sarı ampulün cılız ışığı altında içerken bir yandan radyodaki akşam haberlerini dinliyorlar, bir yandan da uzaktan ışıkları bir yanıp bir sönen ova köylerini seyrediyorlardı. Selim yer minderinin üstüne kıvrılıp uyuyakalıncaya kadar günlük işler dışında fazla bir şey konuşmak istemediler. Onu kaldırıp küçük odada yaptığı yatağa özenle yatırdıktan sonra kocasının yanına gelen Halime Kadın:

–          Akıllı bir çocuğa benziyor, bize de can yoldaşı olur.
Bunu heyecanla çarçabuk söylemişti. Can yoldaşı olma konusunu çok çabuk benimsemişti.
–          Murat’a ne olmuş?
–          Başına bazı işler açmış galiba…
–          Yine!
Aralarında derin bir sükût başladı. Geçmişten bugüne sarkan hesaplar düşüncelerini işgal ediyor, ikisinin de mimikleri o anda duygularına hangi rüzgârın yön verdiğini gösteriyordu. Kızgınlıkları kırgınlıklar takip ediyor, onun peşinden küskünlükler ve pişmanlıklar geliyordu.
–          Sabahtan beri aklıma gelip duruyordu hayırsız, demek sebebi varmış. Karısına baktı. Yüzünü pencereye dönerken öğreneceği şeylere hazırlıklı olmak ister gibiydi:
-İyi de çocuk nereden çıkmış hanım? Hiç haberimiz yoktu, nereden baksan beş altı yıl olmuş. Nasıl haberimiz olmadı?
–          He ya. Evden gittikten sonra bulmuş bir kız, evlenmişler mi bilmem ama bu çocuk olmuş. Halime Kadın çocuğun bulunduğu odayı başıyla işaret ederek:
–          Sonra kadın parasızlıktan, türlü beladan hırdan gürden bıkınca bırakmış Murat’ı dört beş ay önce. Remzi’ye çok soramadım çocuğun yanında.
–          Bizimkinin de tabii kendine hayrı yok, göndermiş oğlanı bize.
Yaşlı kadının yüzü birdenbire değişti. Başını önüne eğdi, “Öyle deme Bey, günahtır. Evlat ne de olsa, bir hanenin biricik oğlu” diyecekti ki vazgeçti. Kocasının tepkisini kestirememişti, susmak daha hayırlı görünmüştü. Ahmet Emmi’yse karısı kadar müsamahakâr değildi Murat’a karşı. Oğlunu bu işte suçlu buluyordu. Selim’e yüreği ısınmıştı aslında, öyle ya da böyle torundu işte, yıllar sonra evindeki ilk çocuk sesiydi. Ama Murat… Yapılacak şey miydi bu? “Haydi kendi hayatını mahvettin be oğlum bu çocuktan ne istedin ?” dedi içinden hınçla.
–          Ne yapacağız hanım?
–          Nasıl ne yapacağız Bey? Çocuk kapımıza kadar gelmiş. Kalır bizimle.
–          İyi de yaşlandık iyice, bugün iyice taştı nefesim, bir ayağımız çukurda derdik eskiden. Şimdi nerdeyse kabrimizin içindeyiz.
–          Orasını Allah bilir. Hem çocuklar kendi rızkıyla gelir derler. Sıkma sen canını.
–          Nasıl sıkmam, nasıl düşünmem? Hadi diyelim bizimle kaldı. Bize bir şey olursa ne yapar sabi bir başına? Yine ortada kalmayacak mı?
Ahmet Emmi başını önüne eğdi. Hiçbir şey düşünemiyordu. Aklını toparlamakta zorlanıyordu. Murat, onca sene boyunca anasına babasına çektirdikleri… Hayaller hayalleri, düşünceler düşünceleri kovalıyor; doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu
–          Kıza haber göndersek, gelse alsa çocuğu.
–          Bilmem ki Bey, bana sorarsan olmaz derim ben.
–          Niye ki hanım? Hem onun çocukları da var, burada iki ihtiyarın yanında sıkılacağına onlarla yarenlik eder.
–          Ağzınla diyorsun zaten, üç tane de onda var. Hem elin oğlu ister mi bakalım bir çocuk daha? Halime Kadın kocasının gözlerine baktı. Nerdeyse kararını vermiş gibiydi Ahmet Emmi. Bunun üzerine diyecek bir söz, tartışacak takat bulamadı kendinde.
–          Yine de sen bilirsin. Hele bir yatalım, sabah olsun. Salim kafayla düşünelim bir kere daha.

“Bu çocuk niye böyle oldu ki?” dedi içten gelen bir sesle, bakışlarından çaresizlik ve kararsızlık akıyordu. Halime Kadın kocasının gözleriyle karşılaşmaktan korktu. Tülbendinin oyalarını evirip çeviriyor, bir yandan da her şeyin kendi suçu olduğunu düşünüyordu. “Ben mi şımarttım yoksa?” dedi kendi kendine belki milyonuncu kez. Cevabını düşünmeden yine kendi verdi: “Yok şımartmadım, anayım ben, olur o kadar sevgi.” Doğruldu, “Yatsı okunuyor” deyip radyonun düğmesini çevirdi. Ahmet Emmi de yerinden kalktı, ocakta küle gömdüğü ibriği aldı; bidondan içine soğuk su katıp suyu ılıştırdı. Bir yandan abdest alıyor, bir yandan da yıllardır, oğlan daha ilk haylazlığını yaptığın günden beri sorduğu soruyu yineliyordu: “Bir sebebi olmalı elbet…”

Namazdan sonra Ahmet Emmi yorgana büründü, içinden günlük evradını yapmaya başladı. Odada şimdi sadece iki ihtiyarın yorgun hırıltıları ve damın direklerini oyan tahta kurularının çıtırtıları duyuluyordu. İkisinin aklında da aynı soru vardı, fakat ikisi de bunu dillendirmenin zamanı olmadığı kanaatindeydi. Sustular; uyumaya, düşünmemeye çalıştılar.

Sabah her zamanki gibi başlamadı. İhtiyarlar bir çocuk sesiyle uyandılar. Hakikati kavramakta zorlandılar başta. Derken akılları başlarına geldi, evde Selim diye yeni bir yoldaş olduğunu hatırladılar. Selim Kabak’la konuşuyor Kabak’ın yavrusuna isim arıyordu: “Kara olsun senin adın, yok kara olmaz, karagöz olsun. O da olmaz karabaş gibi oldu.. yok yok….” diye devam ediyordu Selim’in arayışı. Halime Kadın çay demlemek istedi bugün, yanına sobanın fırınında çörek yapacaktı. Selim’in eve uyum sağladığını yüzünün güldüğünü gördükçe kendinde daha çok kuvvet buluyor, onu memnun edecek işler yapmak istiyordu.

Kahvaltıları da her günkü aksamayan düzenlerini alt üst etmişti. İhtiyarların bundan hiç de şikayetçi gibi görünmüyorlardı. Selim pek konuşmasa da ihtiyarların merak ettiği pek çok şey vardı: “Bugüne kadar ne yapmıştı? Okula gidiyor muydu? Dersleri nasıldı?” Selim neşeyle anlatmaya başladı. Bir yandan da kahvaltısını iştahla yapıyordu. Karnı doydukça dedesiyle ninesine alışıyor, yüzüne gözüne renk geliyordu.

Kahvaltıdan sonra Ahmet Emmi Selim’e “Hadi bakalım oğlum, Kabak’ı çöz biraz bahçede dolaştır bakalım.” dedi. Selim memnuniyetle kalktı yerinden, koşa koşa Kabak’ın ağılına gitti. Sofrayı topluyordu Halime Kadın, Ahmet Emmi “Otur” dedi ona da.
–          Bütün gece düşündüm ben. Sabahı edemedim. Ölçtüm tarttım, bir hal çaresi aradım. En son, Seyit Hacı derler bir imam vardı anamın köyünden, aklıma o geldi.
Derin bir nefes aldı Ahmet Emmi. Bu nefesle tazelendikten sonra, sakin ve alçak bir sesle devam etti:
–          Güzel menkıbeler, hikâyeler anlatırdı Seyit Hacı. Hafızası pek kuvvetli, üslubu pek sarihti. Vaaz vermezdi ama derdini diyeceğini şıp diye anlatıverirdi insanlara.
Halime Kadın hatırlamıştı. Merakla:
–          He.. Hatırladım şimdi. Hatırladım da bizim derdimizle işi ne Seyit Hacı’nın?
–          Ben de onu diyeceğim işte. Onun anlattığı bir hikâyeyi hatırladım. Dinle bak, hikâye bu ya Ömür Kuşu derler bir kuş varmış. Hint’te mi Yemen’de mi yerini yurdunu kimsecikler bilmezmiş. Avcılara yakalanmayacak kadar kurnaz, dara düşenlere yardım edecek kadar müşfik bir kuşmuş Ömür Kuşu. Lakin her mahlûk gibi onun da günleri sayılıymış. Ölüm vaktinin kapısını çalacağını anlayınca çekilirmiş Kaf u Kûf dağının zirvesine, doğduğu yere. Kader defterinin son satırını kendi eliyle yazmak istermiş de ondan çekilirmiş. Sonra da başlarmış yuvasında dertli dertli, içli içli ötmeye. Amma ötüş ki ne ötüş. Bülbül-i firdevs gibi güzel ötermiş mübarek hayvan. Bunu duyan insanların kalbinde derinden derine bir yara kanamaya başlarmış. Kuş öldükten sonra da o yara kanamaya devam eder, tatlı bir sızıyla, insanın hoşuna giden bir ızdırapla ömür kuşunu hatırlatırmış Allah’ın her günü.
Ahmet Emmi durdu, sözlerinin hanımının yüzündeki tesirini yakalamak için Halime Kadın’a baktı. Karısının ağır ağır başıyla onayladığını görünce:
–          Bu çocuk ömür kuşunun son ötüşüdür hanım, çocuğun bize gelişi de Allah’ın takdiridir bana kalırsa. Sen haklısın, hiçbir yere gönderemeyiz biz Selim’i. Zaten yanımızdan başka yerde ne o rahat eder, ne de ona rahat verirler. Ömrümüz vefa ederse yetiştirelim, okursa okutalım, okumazsa adam edelim, meslek sahibi olsun. Ortalarda kalırsa babasının izinden gider vebalini taşıyamayız bunun. Benim kararım bu. Sen ne dersin, ne yapalım?
Sözlerini bitirince tekrar karısına baktı. Halime Kadın’ın yüzünde memnuniyet vardı. Işıl şıldı gözleri. Biraz duraksadıktan sonra karısı birden ciddileşti:
– Okusun, adam olsun, bari babası gibi olmasın.
Halime Kadın’ın o güne kadar oğlu için ağzından çıkan en ağır cümle buydu. “Hayırsız” kelimesini üstüne basa basa söylemişti; Ahmet Emmi anladı ki karısı da bütün gece uyumamış, uzun uzun düşünmüştür.