Kulak zarını patlatan bir gürültü koptu; bütün mahalleli evlerden nasıl fırladı dışarıya, bir görseydiniz şaşıp kalırdınız…
Bir akşamdı; hava koca cevizin tepesine düşen yıldırımın tavrını omuzlarına yüklenmiş halde mahalleliyi tedirgin etmişti. Kediler ve köpekler de ilk defa kavgasız gürültüsüz, sanki geçici bir anlaşma yapmışçasına çöp bidonlarına sığınmışlardı. Kimi bidonlar bu kargaşada devrilmiş ve bütün çöpler ortalığa saçılmıştı. Ekşi ekşi kokan atıkların çay püsürlerine karışan kokusu ölü bir farenin çürümek üzere olan bedenine çarparak havaya karışıyordu… Bu akşam havaya karışmayan ne yoktu ki? Çığlık çığlığa ortalığa bir inci gibi dökülen mahalleli, yoksul görünümlü evlerinin önünde tekrar yerlerden toplanmayı bekleyen bakışlarla korkularını katıyordu havaya. Korkuların havaya katılmasıyla daha da esip gürlemeye başlayan rüzgâr zamansız sarılıyordu balkonlarda saksıların içindeki hapis çiçeklerin incecik bedenlerine… Samim de dışarıda kopan bu kıyamete kulak kesilmişti önce dışarıya çıkmak istedi, sonra kararsızlığın içinde buldu kendini; tutuldu ayakları, dışarıya adım atamadı. Gün devrilirken yıldırımlar uğramıştı şehre.
Dışarıya çıkmaya gücü yetmeyen ayaklarını balkona doğru sürükledi Samim, balkon demirlerine tutunarak dışarıda kopan gürültüye doğru dikkat kesildi. Bir toz bulutu kaplamıştı mahalleyi ve ölümcül bir korku sarmıştı mahalleliyi… Birkaç kişinin yerde kıpırtısız, boylu boyunca uzandığını fark etti Samim; zorlukla seçilebilen tozun, toprağın arasından. Korktu… Acaba yerde yatan o birkaç kişi ölmüş müydü? Kimseler de yerde buz gibi yatan o insanların yanına gidip hallerine bakmıyordu. Öyle ya herkes ölümden kaçmak telaşı içerisinde demir bilyeler gibi dağılmıştı etrafa. Kimse kimseyi tanımaz olmuştu, söz konusu ölümden paçayı kurtarmak olunca. Yıldırımlar ara ara düşmeye devam ediyordu etrafa. Kimisi küçük, kimisi düştüğü yeri yakıp yutan cinstendi. Bir ara samimin oturduğu evin tam karşısındaki apartmanın balkonuna küçük bir ateş topu düştü ki Samim kendisini istemsiz bir şekilde balkondan aşağıya bıraktı. Sağ kolunun üzerine düşen Samim önce sağ tarafını hiç hissetmedi, sonra boynu karıncalandı ve derin bir baygınlık geçirerek oracıkta kıpırtısız kalıverdi. Uzun bir süre, sanki bütün mahalleli mezarlara girmiş gibi etraf kimsesiz kaldı. Sadece gürültü çekip gitmemişti orta yerden. Mahallenin girişinden itibaren ara ara gürleyip, sanki insanın tüm iç organlarını söküp atacak kadar kuvvetli gök seslerine ambulans ve itfaiyelerin siren sesleri de karıştı sonra. İtfaiye erleri ateşin o kavurucu hoyratlığına doğru köpük, su, kum savuruyorken ambulanslar yerlerde kıpırtısız yatan insanlara umut taşıdı; yaşamanın umudunu, hayatın umudunu…
Yerde baygın yatan, kefenlense ruhu duymayacak olan biri de Sami’mdi. İlk müdahaleler oracıkta yapılıyorken birkaç kişinin ruhlarını teslim ettiği söyleniyordu hekimlerce. Sonra birkaç kişi daha… Orta yere çöküvermiş toz bulutu yavaş yavaş dağılıyorken durumun daha da vahim olduğu görüldü. Her bir şey orta yere serilmiş, kadınlar, çocuklar, genç, yaşlı birçok kişi cansız eşyalar gibi yerlerdeydi… Duvarlar devrilmişti bazısının üzerine, çatılar yer olmuştu. Büyük bir felaketti bu. Yıldırımlar, şehrin boğazına sarılan bir ağırlıktı; demir kokulu, toz, toprak kokulu bir ağırlık… Sirenleri gök seslerine karışan ambulansların birine aceleci bir tavırla (ilk müdahalenin ardından) koyulup hastaneye doğru yola çıkarılanlardan biri de Sami’mdi. Hala baygındı. Gözleri sanki yuvalarının içine çökmüş, yanakları limon sarısı olmuştu. Alnında boncuklaşan ter birikintilerini siliverdi hemşire. İşte tam bu sırada yuvalarının içine çökmüş olan gözleri bin bir zahmetle açılıverdi. Neredeyim ben sorusunu hiç sormadı. Bana ne oldu sorusunu da sorma gereği duymadı. Bu soruların yerine yerde buz gibi yatan o birkaç kişiyi ve ardında bıraktığı mahalleliyi sordu. Hepsi iyi dedi hemşire iyimser bir ses tonuyla; İyileşecekler… Bir ara nefesi kesilir gibi oldu. Panikledi. Anlık bir korkuyla hemşirenin ellerine sarılıverdi. Hemşire bir yandan Samim’i sakinleştirmek isterken, bir yandan alnından yanaklarına ve oradan boyun kısmına kadar akan terleri silmeye devam etti. Sonra Samimin hafızasını yoklamak istedi, bilincinin açık olmasını sağlamak için olaydan bağımsız birkaç soru sordu. Hastaneye gelindiğinde buranın adeta kaynayan bir kazan havasına bürünmüş olmasına bir de sayıklamaları eklendi Samim’in; ambulanstan indirilirken, sedyeyle…
Hastane koridorları acı ilaç kokularına, öksürüklü yaşamlara, ölmemek için direnen nice insanın gayretlerine sarılı haldeydi. Yine bu koridorların duvarları temiz, boyalı gözükse de üzerinde benek benek sarı, siyah, kahverengi lekeler barındırıyor gibiydi. Ya da sadece Samim böyle görüyordu duvarları, sayıklar haldeyken. Samimi küçük bir odaya aldılar. Burası acil müdahalenin yapılacağı yerdi. Ellerinde, yüzünde hafif sıyrıkların oluşturduğu ve hastaneye kadar pıhtılaşmış olan kan kalıntıları vardı. Oksijenli suyla temizlenen bu sıyrıklar daha sonra sargıya ihtiyaç duyulmaksızın yara bandıyla kapatıldı. İç kanama olabileceği ihtimaliyle bir takım tetkiklerde bulunuldu. “Demir gibisin.” dedi, doktor ona. Samim doktorun yalan söylediğini, onun kendisine durumu hakkındaki kötü havadisi vermemek için zaman kazanmaya çabalar gibi yaptığını düşündü. Bir an mahalledekileri düşündü. Diğerleri diye bağırdı. Onlar iyileştiler mi? Tüm bu tepkileri verirken hala uzanıyordu sedyesinde. Doğrulmak istedi. Fakat belini hissedemiyordu. Ayakları da uyuşmuştu. Neredeyse belinden aşağısını hiç hissedemiyordu. Korktu… Nefesi bir anda tükenir gibi oldu. Biraz önce demir gibisin diyen doktora doğru bağırdı. Fakat kimse duymuyordu onu. Demir gibiydi, çünkü hala yaşıyordu, bu felakete rağmen. Demir gibiydi; çünkü mahallesinde çok az kişi sağ çıkabilmişti alev toplarının içlerinden. Sadece nefes almak yetmez miydi insana? Doktor; “Sadece nefes almak yetmez mi insana bu felaketten sonra?” derken, haline şükür etmelisin der gibi baktı Samim’e. Samim de sedyeden doğrulmak istediğini söylerken, ayaklarına, parmaklarının uçlarına umutla bakmak istediğini, sonra en azından tekerlekli bir sandalye eşliğinde temiz bir hava almak istediğini dile getirdi. Doktor dışarıda fırtınanın henüz dinmediğini söylerken, yaşam alanının uzun bir süre artık burası olacağını Samim’in kulağına fısıldadı. İkinci bir yıldırım düşüvermişti tepesine. “Hastanede yaşamak mı?” dedi Samim. “Hiç olmazsa evime gitsem.” diye ekledi. “Ev mi?”dedi doktor. Biraz önce polis bir rapor getirdi, yaralıların evlerinin durumu hakkında. Sen ayakta olmasan da hayattasın; ama evin ne ayakta, ne hayatta… Demir gibisin, demir… Bak hala nefes alıp verebiliyorsun.
“Ya diğerleri?” “Onların bedenleri soğudu bile…” “Keşke ben de ölseydim.” dedi Samim, bu sözleri işittikten sonra. Ve belki de demir gibi olmak istemeyecekti hiç, bundan sonraki yaşamında.