Bana sorarsanız ülkemiz ve milletimiz adı­na 2025 yılının en önemli hadisesi ‘Terörsüz Türkiye’ idealinin gerçeklik kazanarak ha­yata geçirilmesidir. Bu gerçeklik, bilhassa son elli yılın ateş, kan, gözyaşı fırtınasından sonra hayata coşkulu bağlanışın tekrar canlanmasıdır.

İnsanlarımızın, üstelik kaynaklarını heba ederek birbirlerinin kanını akıtması, sadece aptallık değil ayrıca ve en önemlisi gâvurun işine yarar, yaramıştır. Kim olursa olsun in­sanımızın ölümü, acısı üzerinden hesap ya­panlar gâvurun kılıcını sallayanlardır. Aksi­ni düşünmenin, fikirle, sanatla, siyasetle hiç mi hiç ilgisi yoktur, olamaz

Devlet-i Âli’nin fiilen çözülme sürecine gir­diğinden bu yana en az iki yüz yıldır ıstı­rabın bütün çeşidiyle ağırlaştığı bir kader yaşamaktayız. Ne dehşet tecrübeler yaşa­dık. Ama bu yaşananlar sanatla yansıtıldı mı? Bunların romanı yazıldı mı? Ne kadar yazıldı, yazılıyor? Filmleri ne kadar yapıldı, yapılıyor? Muvaffak olundu mu, ne kadar muvaffak olundu bunları yekûna vurdu­ğumuzda gözlenen durgunluğu anlamakta zorlanıyorum.

Bu alanda doğrudan terörü konu etmiyor olsa da en azından silah bıçak kullanarak amaca ulaşma yöntemini örneğin ‘Kurt Kanunu’nda en iyi Kemal Tahir konu eder. Sonra ‘Yol Ayrımı’nda yasak ve şiddete baş­vuran yönetimi, açık bir tutumla eleştirir:

“Bir memlekete düşman girdi mi, millet ye­diden yetmişe ayaklanır, bu bakımdan va­tan kurtarmak kolay!” “Zor olan?” “Milleti hür yaşatmak… Bolluk içinde… Takrir-i Sükûn Kanununu çıkar, İstiklâl Mahkemesini kur! Bugün şunu as, yarın bunu. Millette on para kalmamış. Köylü inim inim inliyor.. .”(1) Meşruiyetin temina­tı yasalarla değil de baskı ve şiddetle yöneti­len devlet, terörü siyasî araca dönüştürmüş, terörde baş aktör olmuştur. Erken Cumhu­riyetle başlayan siyasî resmî(!) terör, 60 dar­besi ile çığırından çıktı; 12 Mart Muhtırası acımasız bir kardeş kavgasının kapısını ara­layarak 12 Eylül 80 darbesine gerekçe üret­ti. Kanla, ölümlerle, gözyaşıyla, feryatlarla geçmiş bunaltıcı terör dönemine ayna tutan dört başı mamur roman hâlâ yazılmamıştır. Buna 12 Eylül Cuntasının Türkiye’ye arma­ğan ettiği PKK terörünü de ekleyin.

Konuya eğilen bir iki kitap maalesef beklen­tileri karşılayan derinlik ve genişlikte olma­dı. Bazıları çok sınırlı psikolojik ve ideolojik alan içinde sınırlı hatta lokal kaldı. Örneğin kendine mahsus yeri daha çok su gibi akan şiirleriyle edinen Nurullah Genç ‘Tutkular Keder Oldu’ romanına tam da bizim konu ettiğimiz kanlı dönemleri tasvirle başlar: “Türkiye’nin üzerinde anarşi bulutlarının dolaştığı 1979’da, adeta rahat yerine bela yağıyordu. Bu beladan her kesim, az çok nasibini alırken, öğrenciler anarşinin içine itilmişti. Arkadaşlarına düşman, hadiselere dost olan pek çok kimse, ne yapacağının, nereye gittiğinin farkında değildi. Dün, el­den çıkmış gitmiş, bugün felaket yumağı, yarınlar meçhul…”(2) Evvela her an kalleş, hain, kör bir kurşunun hedefi olunabileceği korkusuyla hayatın kaosa teslim olduğu bir zamanda roman muazzam bir genellemey­le başlıyor. Hiç kuşku yok ki bu genelleme romancıya derinlikli açılım ve genişle(t)me imkânı sağlarken, okuru da heyecanlı bek­lentiler içine sokmuyor değil. Ancak roman, beklentilerimizi karşılayacak çizgide geliş­mez. Ne bir çatışma, ne bombalama, ne boy­kot, ne yürüyüş. Anlaşılır ki, yazar terörle zirveye çıkan ölçüsüzlük ve savrulmaya, iliş­kilere arka fon oluşturmak düşüncesiyle yer vermiştir. Nurullah Genç, hikâyesinin belir­leyici merkezine doğrudan terörü koymaz. Ancak terörün ana sebep olduğu dumanlı, zehirli iklimin ölçüsüzlüğünde ahlâkî çürü­menin, toplumsal çözülmenin kaçınılmazlı­ğına işaret eder. Veya tersi de çıkarılabilir; manevî çürümenin yaşandığı toplumlarda zaten anlamını kaybeden insanların birbi­rini öldürmeleri işten bile değildir! Büyük ölçüde Zülküf’ün trajedisi üzerinden nere­deyse tek boyutlu ilerleyen hikâyeden bu sonuçları çıkarmamız zor olmaz.

Necip Cengil’in ‘Taştepe’sini benzer kaderle gereken yankıyı oluşturamamış romanlar­dan biri olarak görüyorum.(3) Taştepe’de Elazığ’ın bir köyünden Malatya’ya göçen bir ailenin akıllı, zeki, sorumlu çocuğu Abdullah’ın yaşadıkları üzerinden kentli­leşme ile birlikte terör gibi kent sorunlarını konu edilir. Abdullah’ın ilkokul’dan üniver­siteyi bitirmesine kadarki yaşamöyküsü, bozulmayan fıtri yönelişleri, bu yönelişleri bazen bunaltarak bazen samimi içtenlik­lerle biçimlendiren fikrî gelişimi ile birlikte anlatılır. 200 sayfalık kitapta ancak 70’inci sayfalarda kötü bir şeylerin olacağı hissetti­rilir. Ardından Mehmet Ali’nin ajan provo­katörler tarafından vurulmasıyla başlayan olaylar çok hızlı, adeta özet anlatımlarla Malatya’nın meşhur Belediye Başkanı Ha- mit Fendoğlu’nun (Hamido) bir bombalı su­ikastla öldürülmesi sonrasında anarşi ve ka­osun kitlesel boyut kazanmasına ve sonra 12 Eylül darbesine kadar sürer. Cengil, terörün esasında sağ, sol gibi yapay ayırım gözet­meyen daha derin daha karanlık amaçlarını ifşa eder. Gerçek bir aydında olması gereken bu iyi niyet, romanın ileri, rahat, geniş ifade imkânı fazla kullanılmadığı veya kullanıla­madığı için arzulanan estetik etki uyandır­mada yeterli olmaz. Eğer roman türünün, heyecan unsurunu düşürmeksizin okuru sayfaların içine çekmesiyle başarı sağlayan imkânları iyi kullanılsa sırf Hamido olayla­rı bile ciltler dolusu anlatılabilir(di). Sevgili Cengil’in insanları bir an önce doğrularla buluşturma amacının estetik içerik ve kay­gıların önüne geçmediği daha yetkin ro­manlar yazacağından eminim. Kaleminde bunu başaracak anlatım kıvraklığının var olduğundan şüphe duymuyorum.

Daha iyi nasıl yazılabilir? Ne bileyim mese­la Oğuz Atay’ın terör eylemlerini konu ettiği ‘Eylembilim’ romanından başlanabilir(di). (4) Romandan çok uzun hikâyeye benzeyen bu kitap bir üniversitede profesör öğretim üyesi Server Gözübudak’ın anlatımıyla evet tam da 71 Muhtırası sırası ve sonrasındaki öğrenci olaylarını konu ediniyor. Vurula­rak öldürülen Cengiz isimli bir öğrencinin anısını canlı tutmak için arkadaşları tarafın­dan fakülte bahçesindeki heykelin hemen dibine gömülmek istenmesi üzerine okul yönetiminin devreye girmesi ile başlayan tartışmalarda daha çok öğretim üyelerinin tutum ve davranışları yer yer mizahî unsur­lar da içeren anlatımlarla konu edilir. Fakül­te dekanı Adnan Targa öğrencilere “Biz de bu gidişi beğenmiyoruz genç arkadaşlarım: Öğrencilerimizin kırılıp gitmesine seyirci kalmak istemiyoruz. Fakat ne yapabiliriz? Bu olayları nasıl önleyebiliriz?”(s. 40). Ne mi yapılabilir? Bunu bir dekan, bir profe­sör, bana sorarsanız toplumun öğreten en yüksek bilincinin temsilcisi söylüyor. Böyle değerlendirdiğimizde anlatımdaki miza- hilik yani Atay’ın yaptığı kara mizah daha bir anlaşılır olmaktadır. Toplumu biçimlen­diren o yüksek bilinç ilmi, estetiği, ahlâkı, değerleri öne alarak bir eğitim modeli, öne­rebilir, uygulayabilirdi. Ama ne çare ki, en yetkin hocaların bile çözemeyip, çıkış göste­remediği bir çaresizlik yaşanmaktadır. Daha vahimi çare olarak gösterilen çoğu şey so­runun sebeplerinden olmaktadır, olmuştur. Yani insanımıza yol göstermesi gerekenler yollarını şaşırmışlardır, bizi çıkmazdan çı­karması gerekenler işi çıkmaza sokanlardır, çare olması veya bulması gerekenler sıkıntı üretir olmuşlardır. Oğuz Atay arka planda iflah olmaz bir aydın duyarsızlığına, aydın yozlaşmasına, aydın yabancılaşmasına gön­derme yapmaktadır. Bu çürümüşlük bir yer­de kesif bir ironi ile esasında doğruyu ifade eder: “Bu toplum için yapabileceğimiz tek şey, onun çöküşünü hızlandırmaktır.”(s.67) Ben bu cümleyi, topluma bu kaostan başka bir şey veremeyen rejimin (kemalist rejimin) çökertilmesini anlıyorum. Öğrencilerin vu­ruşması, polislerin baskını, jandarmanın bırakıp gitmesi, silahlar, bombalar, kum torbaları ile oluşturulan mevziler, derken çoğu profesör olan hocalar bir yerde tutu­lurlarken, artık şu veya bu kesimin yanında bilgiç gözükmenin gerekmediği bir ortam­da kendi aralarındaki konuşmaları onların, onların şahsında aydınların gerçek kişilik­lerini ele vermesi bakımından ilginçtir: “Bir gün bunların hesabı sorulacak, hem de fena halde sorulacak.” “Sen ne düşünüyorsun, profesör?” diye sordu Ayhan Hoca bana. “Kavganın başını, sonunu bilmiyorum ki, birdenbire ortasında buldum kendimi” ../.. “Yani ben de pek bir şey bilmiyorum, öldü­rülen çocuğun yüzünü görünce sen nasıl bir şeyler hissettin, ben de forma kaptırdım her halde kendimi”(s.109, 110) Çok az alıntılarla hatırlattığımız bu kitap, tamamlanmamış bir romanın bir bölümü izlenimi uyandırıyor. Roman kendi içinde bu düşünceyi haklı çıkaracak açılımların ipuçlarını barındırmıyor değildir. Eğer üstadın ömrü kifayet etseydi başka bir ‘Tutunamayanlar’a kavuşacaktık. Olmadı. Bakarsın bu arzumuzu karşılıksız bırakmayan donanımlı, doyurucu kalemler çıkar. Ben esasen çıkıyor olduklarını da gö­rür gibi oluyorum.

Pınar Kür’ün ilk romanı ‘Yarın Yarın’ ya­yınlandığında azımsanmayacak bir ilgi görmüştü.(5) Kitabı cazip kılan 71 Muhtırası sonrası dönemin illegal sol hareketlerinin eylemlerini konu etmesiydi. Gerçi roman­da zengin bir işadamının (Sulhi Gebzeli) oğlunu kaçırmak dışında bir eylem yok. Ne ki onun üzerinden kaçmalar, saklanma­lar, takipler, söylemler, örgüt tartışmaları, özeleştiri geliştiriliyor. 375 sayfalık roman­da terör ve o eksende ideolojiyi konu eden kısmın toplamı yüz sayfa bile tutmaz. Peki, onun dışında ne anlatılır? Ne anlatılacak şu gazino senin bu pavyon benim içki içip karı kız peşinde olmaktan başka hüneri olmayan burjuva bozuntularının eğlenceleri ballandı­ra ballandıra ve hemen hiçbir sınır gözetil­meden anlatılıyor. Niçin mi böyle yapılıyor? Niçin olacak her yazar heybesindekini dışa vurur. Sonra asıl jönümüz, asıl kahrama­nımız uzun boyu ve bacakları ile (Burada Deniz Gezmiş’i hatırlarsınız) yine böyle bir içkili, danslı, metresli keyifli eğlencenin tam ortasında sahneye girer. Bu bizim devrimci militanımız Selim’dir. Daha sonra Selim’in Oktay’ın karısı Seyda’yı ayartması başlar. Seyda da Selim de hiçbir sakınca duymak­sızın gayrimeşru ilişkilerini sürdürürler. Bir pavyon karısına abayı yakmış olan Oktay Bey’in bildiği bu ilişkiye ses çıkarmaması, hatta neredeyse memnun olması kepazeli­ğin zirvesidir. Bunu Kadriye’ye daha yakın duran okur dünyanızla siz böyle düşünür­sünüz. Ama onlara sorarsanız ülkemizde kadının ezilmişliği konu ediliyordur! Bu ne biçim kepazelik derken inanç, ahlâk, aile ve namus kavramlarının adamlar için bir kıy­met ifade etmediğini hatırlayarak kendinize gelirsiniz. İşte bizim halkımızın acısı ile dert­lenen, halkımıza aydınlık yarınları getirecek olan, onlar için ölümü göze alan fedakâr, cefakâr devrimci yoldaşlarımız! Tezgâh ne güzel kurulmuş. Pınar Kür belki kendisi de böyle bir burjuvaya ait olduğu için bu eleş­tiriyi yap(a)maz tabi. Hiç uzatmayayım; bu konuda en isabetli değerlendirmeyi Fethi Naci yapar: “Pınar kür, nedense, aydınları bilinçlendirmeye götüren yolun kitaplık­lardan çok yataklardan geçtiğine aklını takmış.”(6)

Bu alanda belki en etkili eseri ’47’liler’ ro­manıyla Firuzan vermiştir. Roman Erzurum kökenli bir ailenin ortanca çocukları olan Emine’nin çocukluğundan yüksek tahsiline ve bir boykot olayına karışması sonrasında tutuklanıp işkence görmesine giden süreç­leri anlatmaktadır. Bilinç ve postmodern akımı çağrıştıran nitelikler barındıran kitap iyi bir 68 kuşağı kitabıdır. Boykota katılıp tutuklananların çoğu 47 veya dolayı do­ğumlu kişilerdir. Bunların gençlik sorunları, toplum meseleleri, baskıcı rejimin olumsuz politikalarını yansıtmada Firuzan başarılı­dır. Bana kalırsa Erzurum ve çocukluk anı­ları (örneğin Kiraz Kız ve Leylim Nine’nin hikâyelerini yüzlerce sayfa anlatılmama- lıydı.) gereğinden fazla uzatılmış. Bu yan besleme ve destek unsurlarının gereğinden fazla uzatılması, esas konuya odaklanmayı hem geciktiriyor, hem yoğunlaşmanın et­kisini azaltıyor. Romana yüklenen gereksiz ayrıntılar okuru ağırlaştırıyor, yoruyor. Ya­zarın muhtemelen sosyal değişimi yansıt­mak adına yazdığı bu bölümler, hikâyenin ana güzergâhı ile uyumsuz orantıda bir et­kiye sahip. Böyle olunca zamanlı zamansız hikâyeden uzaklaşan okur, tekrar kesintiye uğrayan heyecanına daha doğrusu asıl me­rak ettiği siyasal, ideolojik gelişmelere dön­mek istiyor. İçeriğin esasına gelirsek, bence yazarın dikkat çektiği en çarpıcı husus, hiç­bir güzelliğin baskı ve yıldırmalarla sür- dürülemeyeceğidir. Nereden gelirse gelsin, nasıl olursa olsun her türlü baskı insan öz­gürlüğünü sınırlar, kişilik ve kimliğin geli­şimini zora sokar. Nitekim ailede ilk baskıya maruz kalan büyük kız Seçil, ışıltılı zengin bir hayat yaşamasına rağmen anlamsızlı­ğın ve ahlâksızlığın kurbanı olarak bunalı­ma girer ve intihar eder. Emine’nin düzene başkaldıran devrimci bir örgüte üye olup eylemlere katılmasının psikolojik zeminini Anne Nüveyre Hanım mütehakkim tutumu sebep olmuştur.

Bütün bu ağır toplum meseleleriyle ilgi­li kitaplar tartışmasız edebiyat ve düşünce dünyamız için birbirinden kıymetli eserler­dir. Ancak hadiseleri dolaysız, mesafesiz bakışla içeriden ve daha boyutlu anlatan iki romanı hasseten önemsiyorum. Biri Emine Işınsu’nun ‘Sancı’sı diğeri Tarık Buğra’nın ‘Gençliğim Eyvah’ adlı romanı.

Işınsu eserlerini ait olduğu milliyetçi muhafazakâr kanattan pencerelerini açarak eser veren başarılı bir sanatçımızdır. Heye­can verici dolambaçsız kurgusu etkili dil be­cerisi ve anlatımıyla yansıtılınca ortaya ba­şarılı eserler çıkar. Bu özellikleri ziyadesiyle ihtiva eden Sancı’da 70’li yıllarda başımıza bela olmuş anarşi ve terör olayı, hadiseleri dolaysız içeriden yaşayan aktörlerin birey­sel ilişki ve dünyalarına girerek işlenir.(7) Türkiye’yi komünist rejimle, olmadı Sov­yetlere ekleyerek kurtarmak isteyen silahlı eylemi benimsemiş örgütün işkence ile şe­hit ettiği ülkücü Dursun Özkuzu hadisesi etrafında toplumun yaşadığı fikrî, siyasî, ruhî sancılar çok keskin ve çarpıcı işlenmiş­tir. Bu korkunç ilişki düzeni ve düzleminde sağda ve solda vuruşanlar özellikle de kendi milletinin değerlerini inkâr eden solcu kesi­min sevgi, aşk, iman, vatan, millet, kardeş­lik, yardımlaşma gibi kaybettikleri insani değerler, kitabın tematik odağında yer alır: Ayrıntılı açıklamayı bir kenara bırakarak ki­taba ayrı bir anlam ve boyut katan otokritik mahiyette bir iki cümlecik kimi alıntı fayda­lı olacaktır: Komünist örgüt yöneticilerin­den Turgut, burjuva ailesinden örgüt üyesi Leyla’ya ‘kendisine âşık olmasını söyler. Ne var ki Marxist öğretide âşk bir burjuva za­fiyetidir. “Dikkat et, âşık ol diyorsun, yani bir burjuva yanıltmasına sürüklemek isti­yorsun beni.”(s.77) diye karşılık verir Leyla. Aslında bu cevapta sahip oldukları ideoloji­nin insan doğasına ters yapısına gönderme vardır. Eğer bu fıtrata ters katılık olmasa, yıkıcılığa, kıyıcılığa dayalı ne bir eylem ne bir söylem geliştirilebilir. Doğrusu bir üst el, bir üst akıl Türk insanını cahil bırakacak, bu cehaletten toplumu mahvedecek bir progra­mı uygulamaya koymuştur bile. Bu noktada Dursun’un dilinden yapılan analiz ve tespit­ler, cehaletimizin de, terörün de sebeplerini izah etmesi bakımından önemlidir: “Bizim okullarda ta ilkokullardan itibaren ne verili­yor çocuklara, ne öğretiliyor? Yabanın tarihi, yabanın kültürü, bizimkisi ise yalan yanlış bir tarih, bol bol dedelerimize küfreden bir tarih../.. Böyle yetişen çocuk, pek tabi kendi­sinden utanır, yabana özenir oluyor. bizim okullarda Türk müziği öğretmek yasaktır, ama gâvurun müziğini bilmezsen çakarsın sınıfta../.. İşte onların kurşunla yapamadık­larını biz kendimiz yapıyoruz; gâvurun kül­türünü, töresini, âdetini gümrüksüz soku­yoruz memlekete, hem de bayıla bayıla../.. İslâm’ı küçümsersen adam oluyorsun, cami­ye gitmek gericilik, kiliseye gitmek ilericilik oluyor.”(s.174) Işınsu o zaman için fevkala­de ileri, aydınlatıcı tespitini kan poyrazında yaşanan kaos üzerine arkadaşıyla dertleşen Dursun’un dilinden verir: “Yandığım da ne­dir biliyor musun; onları; o zavallıları kul­lanıyorlar. Yukarıdaki görünmez şahıs, emir merkezi, bizim sersem sürüyü, sürükleyip duruyor.”(s.273)

Işınsu ülkücü sağcı kesime yakın olarak yazmış olsa da son tahlilde görünmez şah­sın zavallıları kullanarak ölüm tarlasına sürmekten bahsetmesi bence kitabın ana fikrini oluşturuyor. Peki, bu görünmez şahıs kimdir? Kaç zamandan beri niçin böyle bir pis işin içindedir? İşte bunu daha derinlik­li cevabını da Tarık Buğra’nın ‘Gençliğim Eyvah’ adlı muhteşem romanında buluruz. (8) Yeri gelmişken ‘Gençliğim Eyvah’ın yine Buğra’nın ‘Dünyanın En Pis Sokağı’ ile ar­dışık okunmasında yarar olduğunu söyle­meliyim. Roman 12 Eylül darbe şartlarının olgunlaştırılması kanlı, kirli sürecinde, ay­dınların ihanetini, siyasilerin yabancılığını çarpıcı bir dille yansıtır. Bu haliyle ‘Gençliğim Eyvah’ romanının daha yalın, daha anlaşılır bir sahnesi gibidir.

Buğra, teröre konjonktürün basit siyasî, ide­olojik çekişmeleri zaviyesinden bakmaz. Buğra’nın anlattığı terör, sadece son on yıl­larla sınırlı değildir. Bilakis o derin, geniş bir bakışla tarihin derinliklerinden beri akıl, ruh sağlığımızı, duygu ve vicdanımızı, kül­türümüzü, sanatımızı hasılı maddî-manevî bütün varlığımızı yok etmeyi amaçlayan bir şeytani planın acımasız kumpas, tezgâh ve hamlelerini konu eder. Durum böyle olun­ca birebir insan ilişkileri üzerinden ilerleyen roman yer yer yakın metrajla sınırlı aktüel etkileri aşan bir zaman ve mekân boyutuna isnat eder. Güne ayarlı açıdan daha yük­sek algı zaviyesine geçişlerde, düş, imge, iç anlatım ve metaforlar son derece ustalıkla kullanılır. Birçok soyut, karmaşık anlatım, anlaşılmayı zorlaştırabilir. Bunu aşmanın, anlamayı kolaylaştırmanın ilk yolu hatırı sayılır bir bilgi birikimine ve düşünce kapa­sitesine sahip olmaktır.

Romanda ‘İhtiyar’ tiplemesiyle verilen kişi, tarihî, kültürü, inancı ve hayat anlayışı ile doğrudan milletimizin varlığını imha etme­yi amaçlayan niyetleri, kurguları, ihanetleri temsil etmektedir. İş adamlarından, bilim insanlarına, siyasetçilerden sanatçılara, as­kerden militanlara kadar her kesim ve ka­demeden aldattığı insanları çeşitli şeytani yollarla kendisine bağlayıp mutlak itaatini sağlar: “Robotlaştırıyordu o, eline -pençesi­ne, ağına- düşenleri; İblis işi demagojik slo­ganları ve yorumları ile: Kişiliği öldürüyor, böylece de, insan’dan ve toplum’dan, insa­nın ve toplumun gerçek meselelerinden, gerçek değerlerinden ve güzelliklerinden koparıyordu.”(s.306) Sonra da başta nesil­lerin ahlâkını, dinî inançlarını, aralarında­ki bağları yok etmek için her türlü faaliyet organize eden, amaca ulaşmak için insan­ların cinsel duygu ve eğilimlerinden maddî zaaflarına kadar her türlü açıklarını kullan­maktan göz kırpmadan cinayetler işleme­ye, işletmeye kadar her melaneti işleyip hiç zarar görmeyen bu gizli, karanlık yapı bana yüzyıllar öncesine dayanan örgütleri ve gü­nümüzdeki zalim iğrençliğiyle de Siyonizmi düşündürmüştür. ‘Bizzat Buğra “Gençliğim Eyvah isimli romanımda, ihtiyar diye verdi­ğim mozaik tip” der, “bir bakıma şeytanın ta kendisidir.”(9) Dolayısıyla o bir imajdır, düşüncedir, ideadır, amaçtır. Bitmeyen öfke, yeminli nefrettir. Varlığı varlığımızı yok et­meye kurgulanmış bir tiptir. Müşahhas hale getirilmiş İblistir.

Bu romanından dolayı Tarık Buğrayı fazla abartılı bulan Tanıl Bora onu komploculuk- la eleştirmiştir.(10) Fethi Naci, Buğra’nın ‘Gençliğim Eyvah’ını beğenmeyenler koro­suna başka bir koşullanmayla yaklaşıyor; “ideoloji sanatçı ile gerçekler arasına bir perde’ germektedir. ‘Firavun İmanı’nda kar­şımıza çıkan bu perde ‘Gençliğim Eyvah’da artık perde olmaktan da çıkıyor, ‘sanatçı ile gerçek arasına’ gerilmiş bir branda bezi olu­yor! Tarık Buğra’nın ideolojisi romancılığı­nın canına okuyor. Bu ‘ideolojik perde’nin adı ‘antikomünizm’dir.”(11) Beş sayfa sonra absürt saplantısını izhar ediyor: “Sol biliyo­ruz, ‘halkı bilinçlendirme’ye çalışır; ‘sağ’, her zaman olduğu gibi, halkı’tehlike’den kurtarmaya çalışır”(12) Bilinçli olma halinin solculukla özdeştirilmesi, sağcılığın tehlike­ye karşı halkı uyarması ile küçümsenmesi gülünç bir mantığın tuhaflığı değil de ne­dir? Asla tuhaf karşılanmaması hatta takdir edilmesi gereken husus milletin ve milletini seven aydınların sağcılığı solculuğu değil, kendini bütün dinî, tarihî, kültürel, ruhî dinamik ve değerlerle var kılması, savun- masıdır. Sadece son on yıllarda değil, Jön Türklerden bu yana bu milleti hedef alan anarşi, tüm varoluş dayanak ve dinamikleri­mizi yıkmak istemiştir. Beynelmilel emper­yalizmin, Siyonizm ve kemalizmin işbirliği ettikleri ortak amaç budur. Aydınla gerçek­ler arasına gerilmiş asıl perde, hastalık dü­zeyinde bir şartlanmayla millî olana iğreti bakmaktır. Bir yazar duyarlığının merkezi­ne din ve inancı yerleştirdiğinde bu sanatçı ile gerçek arasına gerilmiş bir perde oluyor ve fakat dini, ahlâkı reddettiği zaman, sa­natçı ile gerçek arasına gerilmiş perde ara­lanıyor ve birdenbire bir aydınlanma yaşa­nıyor öyle mi? Bu ne muhteşem ölçü; tebrik ederim gerçekten ancak bizim aydınımızda aydın geçinenlerimizde görülecek türden bir mantık! Dostoyevski bu tipleri toprağı­na yabancı aydın olarak niteliyor, insanıyla, onların değerleriyle bütünleşmeyi aydın ol­manın ilk şartı sayıyordu. Bu konuda daha derinlikli malumat ve duyarlık edinmek is­teyenler Ekrem Özdemir’in ‘Toprağına Ya­bancı Aydın’ kitabına bakabilir.

Tarık Buğra resmî ideolojiye koşullanmış kafalar ve onların vasata bile ulaşamayan söylemleri için şöyle söyler: “Kafaları ve gerçekleri -haklı, haksız, işe yarar veya yara­maz- belli bir politikanın propaganda ve tel­kin anlayışının yazdırttığı okul kitapları ile sınırlamak, bu sınırlamaya razı olmayanları da, Allah yaratmış demeden suçlamak, da­hası, suçüstü yakalanmış ilan etmek! Bana bu, yalnız ahlâksızlık değil, düşünce özgür­lüğünü yok etmeye yönelmiş barbarlığın da dikâlası gibi gelir.”(13)

Tarih, toplum nezdinde önemli olay, oluş ve olguları sanatın estetik bakışıyla görerek, yüksek bilinç oluşturacak daha çok sanatçı­mız ve eserlerimizin olması umut ve arzu­suyla.

Kaynakça

  1. Kemal Tahir, Yol Ayrımı, s.199, KTB yay, İst. 2022.
  2. Nurullah Genç, Tutkular Keder Oldu, s.5, 3.bas, Timaş yay, ist.1990.
  3. Necip Cengil, Taştepe, Çıra yay, İst.2018.
  4. Oğuz Atay, Eylembilim, İletişim yay, 23. bas, İst. 2020.
  5. Pınar Kür, Yarın Yarın, Bilgi yay, İst. 1976.
  6. Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, s.575, 11. bas, İş Bankası yay, İst. 2023.
  7. Emine Işınsu, Sancı, Bilge yay, 9. bas. İst.2022.
  8. Tarık Buğra, Gençliğim Eyvah, 25. bas. Ötü- ken yay, İst.2019.
  9. Tarık Buğra, Bu Çağın Adı, s.303, Ötüken yay, ist. 2022.
  10. Tanıl Bora, Cereyanlar -Türkiye’de Siyasî İde­olojiler-, s.387, İletişim yay, İst. 2017.
  11. Fethi Naci, 40 Yılda 40 Roman, s.191, Oğlak    yay, İst. 1994.
  12. Fethi Naci, age, s.200, Oğlak yay, İst. 1994.
  13. Tarık Buğra, Bu Çağın Adı, s.315, Ötüken yay,



Bu yazıyı paylaşın