Önce nereden başlayacağını bilemedi. Ufuklarda, hava­da uçuşan bir şeylere bakıyordu sanki. Başını salladı. Gözleri daldı boşluğa. Sağ avucunun içine aldı çenesini. Bakışları yakınlarda bir yerlere takıldı. Birçok kez dudak büktü birçok anlama gelebilen. Çok manidar başını sağa sola çevirdi. Derin bir nefes aldı.

Gözlerime baktı… Gözlerimin ta içine nüfuz edercesine. Zaman makinesinden en eski devirlere gitmişti sanki. Ya da henüz insanlığın tanımadığı çok ileri çağlara uzan­mıştı. Kulağıma anlamsız gelen bir şeyler mırıldanıyordu. Bu sesten ziyade, ses kırıntıları gibi bir şeydi. Yüzü renk­ten renge giriyordu. Sonra baktığını da unuttu galiba. Oturduğu yerden, mekândan, hatta benim karşımdan çoktan kaybolmuştu. Anlaşılan ruhunda yine med ve ceziri yaşıyordu. Bütün bunlar soru cümlemin kapsadığı zaman dilimi içerisinde oldu, bitti. Şairin bu kayboluşu çok fazla sürmedi aslında.

Şiirim kendimi arayıştır, cümlesi döküldü dudaklarından. Şiirimde hep kendime kim olduğumu sormuyor muyum sanıyorsunuz. Hep bu gaye ile kalemimi elime alıyorum. Fakat aradığım cevaplar kırılan bir aynanın kırıklarından yansıyan parça gerçekler olarak karşıma çıkıyor. Her yazmamda parçaları bütünleştirme, parça gerçekleri bü­tün gerçeklere ulaştırma çabaları içinde hafakanlara giri­yorum. Yine de kimimi unutuyor hep başka şeyler söylü­yorum galiba.

Bu durumuma kaygılarım, sıkıntılarım, kararsızlıklarım olduğu kadar yalan yanlış anlaşılacağım gibi korkularım da sebep oluyor. Bazen bütün kurallardan ve genel ge­çer ölçülerden uzak olduğumu sandığım bir zamanda beynimdeki sloganlara yenik düş­tüğümü fark ederek, yığılıp kalıyo­rum.

Tutkularına baş eğmeyen tutkular­la doluyum. Sezgilerim, arzularım, duygularım bende bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde içimde bir meydan savaşıdır başlar. Çatışmalar, vuruş­malar, savaşlar, barışlar, yenilgiler, zaferler hep bende gerçekleşir de bu tarihi kimse yazmaz.

Sevgi ben oluyor, kin ben oluyo­rum. Gönülden gönüle akan kan da, can da ben oluyorum. Ben şa­irim, şiirin hasını tanıdığımı söyle­me cüreti bende. Şiirlerim ki büyük kalabalıkları sürükleyebiliyor peşin­de. Şiirlerim ki ferahlık, şiirlerim ki öfke, şiirlerim ki hüznün bile zevki­ni tattırıyor. Bazılarına da dudak büktürüp, yırttırıp attırıyor… Ben kim oluyorum?

İşte hep benim de sorduğum soru bu ya! Sorular iğneli fıçı, sorular beynimde burgu. En büyüğü de bu soru: Şair Sen Kimsin?

Bazen ; “Derviş Yunus eğri büğrü söyleme/ Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir” uyarısı içerisin­de sevindiğim de, bunaldığım da oluyor… Her iki duygumda da yine ve sadece gerçek sandığım, bölük pörçük mısralar
takılıyor kalemime.

“Sen kimsin?” sorusunun, herhâl­de beni sigaya çeken en büyük, en zor, en çetrefil sorulardan biri ol­duğunu düşünüyorum. Biliyorum, ben de sizler gibi bir insanım, de­sem çok baştan savma bir cevap olarak göreceksiniz. Hatta sorunu­zu ciddiye almadığımı bile düşüne­ceksiniz. Arkasından başka sorular da gelecek… Her şair sıradan bir insan, her insan şair mi o zaman? Diyeceksiniz. Dikkat ederseniz sizin adınıza düşünmeye kalktım bile. Ben ki “Hüzni umumi”yi sırtında taşıyan hamal, nasıl sıradan bir in­san rahatlığı sergileyebilirim? O za­man nasıl ben sen, sen ben olabi­leceğiz?

Ben ki kalemimi bazen bir ejderha, bazen bir gül demeti gibi kullan­mayı başarabilen biriyim. Nazım ülkesinin padişahı da benim. İlham güllerini gördükçe bülbül olma­mam mümkün mü? Çünkü cümle renkleri terennüm eden benim.

Bana aşkla aklımı yediğimi söyle­yenler olduğu gibi, taze nağmeler fısıldayan, gayb sırlarını tercüme eden söz güzeli sıfatlarını yakıştı­ranlar da az değil. Anlam, duygu, imgeden meydana gelen mısra ipinde yürüyen cambaz olduğumu dillendirenler de var. Bunların hiç biri yalan değil. Fakat ifadelerden, beni algılamalarından anlaşıldığı gibi birçok zıtlıklar bende mevcut.

Bazen baştan ayağa endişe olsam da badı saba hızındaki gönül atına bindiğimde dağlar düz, engeller anlamsız olabiliyor. Yol alırken ço­ğu defa tevhidde karar kılsam da kimliğimde bu gerçeğe ulaşmakta zorlanabiliyorum. İrfan çeşmesinin başı, kelimelerin sırdaşı, duyguların danışanı da ben olduğumdan yalnızca bir kimlikte karar
kılamıyorum. Bütün bunları birleştirip, bütünleştirip bütün tekliğe ulaşma gayesini ulvi görüyorum çoğu kere.

Dünyayı velveleye salan da ben, arifler meclisinde ma­den incileri sunan da benim. Bu incilerimin değerini an­cak sarraf olanlar bilir. Ancak söz güzelleri benim sun­duğum namelere vurgundur. Bunlar belki bazılarına gö­re ancak boş laflardır. Sadece hayal çimenliğinde salınan servi olduğumu sananlar, kudret elinde iki ağzı keskin kılıç da olabildiğimi unuturlar bazen.

Ben şairim ama hep şair geçinenler yolumu keser, onlar­la anılmaktan, onlarla bir tutulmaktan utanç duyarım. Benim yazdığım şiirlerle melekler dans ederken, onların yazdıklarından zebaniler bile kaçar. Gözlükçünün göz­lük yapmasına, ayakkabıcının ayakkabı satmasına saygı duyar şiircilere şiirin köşe başlarını tutmuş haramileri di­ye bakarım.

Şair, her şiirinde ayrı bir kişiliktir. Belki de her mısraında da. Bunun için kim olduğumu bir ya da birkaç kelime ile anlatmam mümkün değil. İyisi mi, gel izin ver her bir kelimedeki “ben”i, sözün manası içerisinde sana anlat­maya çalışayım. Eğer dinlemeye, okumaya kazanabile­ceksen sana şairin kim olduğunun, kim olabileceğinin kapılarını aralamaya çalışayım. Hatta bu kapıları birlikte aralayalım. İsterseniz sırasıyla “ben”imden, çocuk kimli­ğimden, kelime kuyumculuğumdan, yalnızlık ve kahra­man kimliklerimden ayrı ayrı bahsedeyim. Sırası ve yeri gelirse daha sonra diğer kimliklerimi de söylerim.

Sen sorunu yinele bakalım şimdi! Önce hangisinden başlayayım?

Bu yazıyı paylaşın