Kültür ve sanat, bir millettin varlığını oluşturan üst kimliklerdir. Ontolojik bağlamda bu kimlikler hem ayırıcı hem de ortak değerleri temsil eder. Beynelmilel kimlik odağında “öteki”yi temsil eden otantik değer ile taklidî buutları bir arada barındırır kültür ve sanat. Tarih, bu iki fenomenin nasıl iç içe geçtiğini ve nasıl ayrıştıklarını gösteren sırlı bir aynadır. Bu aynada kimlikler, kendi suretlerine göre siret kazanırlar.
Toplumsal kimlikleri merkeze alan bir perspektifle tarihe bakıldığında en ciddi kırılma ve karmaşanın “modernite” ile başladığını söyleyebiliriz. Modernite ile birlikte bütün dünyada alt ve üst kimliklerin altüst olduğunu görürüz. Tanımlı, tarif edilebilir ve ayırıcı özelliklerin flulaştığı bu dönemde bir kimlik oluşturmak, bir bakıma kaosu çağırmakla eşdeğerdir.
Modernitenin albenili yüzüyle karşılaşmamızı Tanzimat’a kadar götürmek mümkündür. Tanzimat, pek çok yönüyle topyekûn bir kırılmadır. Toplumsal hayatın değişmeye başladığı, sanat ve kültürün kabuk değiştirdiği bir dönemdir Tanzimat. Edebî eserlerin bilindik mecradan apayrı bir mecra ve maceraya taşındığı bu dönemin en belirgin özelliği “araf”tır. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu; kimin haklı kimin haksız olduğu belli değildir. Toplumun her ferdi, kendi iç çatışma ve kaosunu yaşamakta, bütün sorgu ve sualler cevapsız kalmaktadır. Bu yönüyle zihinlerdeki “dilemma” gün geçtikçe büyümektedir. Entelektüellerin kimlik bunalımı topluma da sirayet edince içinden çıkılmaz bir hal vuku bulur. Kanaatimce bu flu ortam, iki asırdır devam etmektedir. Söz konusu devirden itibaren bizde bir kimlik ve kişilik karmaşası yaşanmaktadır.
Tanzimatla birlikte ideolojik körlüğün temeli atılmıştır. Buna göre Batı’dan gelen her şey dogma olarak kabul edilmiş, özü bizde olan hemen her şey de bir kenara atılmıştır. Bu bağnazlık, modernitenin neredeyse bir din olarak kabul edilmesinden ileri gelmektedir. Modernlik kisvesi altında zihinlerin farkında olmadan Batı’ya kiralanmasıyla ciddi bir sarsılma yaşanmıştır. Özgün ve otantik bir bakış geliştiremeyen aydın zümre, ideolojik saplantılarla toplumsal hayatı manipüle etmişlerdir. Denilebilir ki alafranga bağnazlık, aklı kalbe hâkim kılmaya yeltenerek özü “sevgi, merhamet, aşk ve iman” olan medeniyetimize galebe çalışmıştır.
Kendini medenî addeden Batı’ının bizi anlamasını ve doğru tanımlamasını beklemek elbette abesle iştigaldir. Lakin asıl mesele Doğu’nun hakikatini anlamayan alafranga tiplerin taklidî bakışlarıdır.
Oryantal pencereden bize bakanların körlüğü, kapitalist düşünceyle bütünleşince kaotik iklim kaçınılmaz olur. Kapitalizmin şekillendirdiği kültür ve sanat dairesinin dışında olmak, “öteki” olmak için yeterli bir argümandır. Bu bağlamda her yafta, Doğu’ya ait olanı merkezden uzaklaştırma ve itibarsızlaştırma çabası olarak okunabilir. Sanatın hakikatini kavramayan oryantalistlerin bizi anlaması beklenemez elbette. Bu noktada trajik olan asıl mesele, alafranga tiplerin tıpkı bir ecnebi gibi tavır almasıdır.
Moderniteyi -rasyonaliteyi- doğru okuyamama sorunu, bizi “ebedi araf psikozu”yla karşı karşıya bırakmıştır. Resmi ideolojinin dayattığı ve zamanla seküler hayatın aklileştirdiği flu ortam, ikircikli insan tipinin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Her bakımdan “doku uyuşmazlığı” söz konusuyken “toplum yerine de düşünen ve yapan aydınlar”ın tahakkümüyle sosyal ve psikolojik çatışma kaçınılmaz olmuştur.
Resmî ideolojinin şekillendirdiği kamusal alan, bu iki asırlık dönem boyunca içle dışın çatışmasına ev sahipliği yapmıştır. Bizim Batı ile münasebetimiz “zoraki bir evliliğe” teşbih edilebilir. Yahut bu durum, ölçüleri bize uymayan bir elbiseyle arzıendam etmeye benzer. Tutarsız politikalar, hayranlık mesabesinde Batı’yı dogmalaştırma teşebbüsleri “araf”ı ebedileştirmiştir.
Avrupaî maceramızın başladığı ilk günden bugüne dek “kültürel iktidar”dan bahsetme imkânımız hiç olmamıştır. Hep bir yaklaşma ve yaranma söz konusudur. Bizde ya iktidarlar hakikatin uzağında kalmış yahut hakikate meyleden iktidarlar kültürden uzak olmuştur. Bunun yanı sıra özgür ve özerk bir öznenin olmayışı da bu yarayı derinleştirmiştir.
Özerk öznenin veya gerçek manada “sivil toplum”un bizde olamayışı da kültürel iktidarı olumsuz etkilemiştir. Sivil toplumun modern dönemlerden itibaren güdümlü bir arka bahçe olması veya ideolojik saplantılar odağında kalmasından kaynaklı dezavantajlarımız olmuştur.
Bütün bu gerçekler ışığında meseleye dönüp yakından baktığımızda sanat ve kültürün trajik çağının “aklın mutlak egemen” olarak kabul edilmesiyle başladığını tespit edebiliriz. Mistik düşünceyi ve metafiziği reddeden aklî harekât, önce sanatın duraklamasına daha sonra ise tek düze olmasına neden olmuştur. Bugün sanatçının neredeyse bittiği, sanatın da can çekiştiği bir döneme şahitlik ediyoruz. Sanatın olmadığı bu çağda herkes “sanatçı”dır!
Sanat mecrasında hakikatin aşkın niteliği karşısında iflas eden rasyonaliteyi rehber edinmek, en büyük çıkmazlardan biridir. Aklı, bir alternatif olarak görüp onu inanç ve hakikatle çatışmaya zorlamak tam anlamıyla bir felakettir. Mitos’un logos’a yenilmesiyle ortaya çıkan kaos hala aşılabilmiş değildir. Mitos, hayal ve hakikatin peşindeki idraki sınırsız hayale dönüştürür. Mitos büyüleyici olana yakındır. Hayret makamına komşu olan mitos, aslî olana meyleder. Mitik ve mistik olanın kaybı, kaosu derinleştirmiştir.
Kanaatimce tarihimizin her döneminde yaşanan halk-aydın çatışmasının temelinde kendini “üst ben” olarak kabul eden jakoben alafranga züppenin tahakkümü söz konusudur. Halka rağmen halkçılık ilkesiyle toplumu domine etme düşüncesi de hakeza bu jakoben düşüncenin “kendi kamusal alanı”nı oluşturma gayretiyle açıklanabilir.
Sosyal ve kültürel manada modernleşme değil, oryantalistleşme eğilimde olan jakoben anlayış, niteliğe değil niceliğe ayarlıdır. Hakikat üzere müesses bir nizam kuran ataları gerçekte anlamayan bizler, kendi kusurlarımızı oryantalist bir aynada seyretmeye mecburuz.
Unutulmamalıdır ki, modernitenin besmelesi “geçmişi unut”la başlar. Meşru ve tutarlı bir düşünce sistematiği kuramadığımızdan fikrî boyutta daima yenik düşmekteyiz. Yamalı bir bohçaya benzeyen kültür ve düşünce dünyamız, bize özgü bir medeniyeti yeniden inşa etmede zorlanmaktadır. Bizler çok uzun zamandır liberal rüyalar görüp jakoben emirlerle hayatı düzene koymaya çabalıyoruz. Çelişkiler ve tutarsızlıklar sahnesinde her muhavere fiyaskoyla sonuçlanmaktadır. Zira elin gözlüğüyle hakikati görmek mümkün değildir.