| Yokların var olduğu Varların yoklanabileceğinin bilinmediği Bilmek ötesinde bilgisizliğin tanınmadığı bir yer… Koca kayalara felsefe tarihinin işlendiği Ve bu felsefenin hayatın tam da kendisi olduğu Hayat denen şeyin anlaşılma kavgasından öteye gitmediği zannedilen bir yer… Aşk’ın feci mertebelere ulaştığı Onu kullanabileceklerini sananların da çoook olduğu Aşksız da yaşanabileceğini -ama nasıl- bir iddia gibi boyunlarına asanların asıp da gezenlerin, bir de salınanların, bir de sallananların bulunduğu bir yer… Ya ‘ötesi hayat’ diye feryad edenlerin Ya ‘rüya’da imiş gibi addedip bütün olanı ve de biteni Ve de olacak da bitecek olanı ‘gelecek de geçmiş olacaktır’ hesabıyla yaşayanların olduğu bir yer… Bir yer işte Ne adı haritalarda geçer Ne namı dünya sınırlarını aşar… Bir yer işte Ne seyyahların uğradığı Ne gemilerin demir attığı Ne padişahların servetinin ballandıra ballandıra anlatıldığı… Gariplerin memleketi Aşıkların dadandığı Dervişlerin bir köşesine çekildiği Alelade insanların bir şeyleri dillerine doladığı bir yer… Sen’in, Ben’im … velhâsılı herkesin içinde bulunduğu yer… Masalın burada başlıyor. Adını sen koy diye adsız kaldı. Ne Leylâ ile Mecnûn… Ne Kerem ile Aslı… Ne Ferhat ile Şirin… Ne Sinbad… Ne Alis… Ne Zeyna… Ne Herkül… Ne Konan… Ne Ninja Kaplumbağalar… Ne… Ne… Ne… Yok böyle bir şey. Adsız masalına hoşgeldin… Bir varmış, bir yokmuş Bir yokmuş, iki varmış İki yokmuş, üç varmış… Zamanın birinde, zamanın ikisinde, zamanın üçünde… Diye başlayan, ama bir türlü sonuna ulaşılamayan sonsuz zamanın … Diye giden, giden, gide gide az giden, gide gide uz giden… Gittikçe dünyayı dolana dolana dünyaya dolanan bu masalda bir mekan varmış. Mekan dediğim öyle allı pullu, yaldızlı; öyle süslü püslü, bir de püsküllü; öyle alı al, moru mor bir yer değilmiş -değilmiş çünkü her masalın kahramanı kendi mekanını kendi çizermiş-! Sen’in mekanın sade, ama derin; sıcak, ama ferah; kalabalık, ama kimsesiz… Sen şekillendirdin. Ve devam ediyorsun dilediğin görüntüyü vermeye. Yaşadığın sürece mekanın sen’in ile renklenip sen’in ile şekillenecek, sen’in ile var olup yokluğun ile yok olmayacak -bırakıp gittiğin gibi kalacak-! Yıl bin dokuz yüzlü yıllardan biri işte ne farkeder tarih atmışsın atmamışsın, atmak dediğin öyle ille de alıp bir bilinmeyen yere savurmak değil elbet. Kelimeler savrula savrula bulundu bizde. Dostlar gibi… Varsın, varım, varız üstelik. Zaman hızlı, zaman acımasız, zaman dur durak bilmiyor, zaman yorulmuyor, zaman kovalanmıyor, zaman yakalanmıyor, zaman tutulmuyor; zaman şekilsiz, zaman görüntüsüz, zaman sessiz, zaman kokusuz, zaman ısısız; zaman kimseyi tanımıyor, herkes zamanı tanıyor, biliyor, üstüne bir sürü söyleyecek şey buluyor, bir sürü şeyle zamanı itham ediyor, asıyor, kesiyor, parçalıyor, doğruyor; zamana ağıt yakıyor, şiir yazıyor, türkü okuyor, destanlara sığdırıyor zamanı, zamanı herkes tanıyor kendince, zaman kimseyi tanımıyor dümdüz geçip gidiyor üzerinden her şeyin ve herkesin ve dünyanın… Sen yürüyorsun, ben yürüyorum, yürüyoruz üstelik. Git zaman, gel zaman; yap zaman, yık zaman… Sesler birleşip kelimeleri oluşturuyor. Kelimeler her şeye kadir. Ne düşünürsen söylüyorsun. Ne istersen söylüyorsun. Anlıyorlar seni. Anlaşılmak ne güzel şey, diyorsun ve çok eğleniyorsun kelimelerle. Emrediyorsun önce. Emirlerin öyle hoşuna gidiyor ki insanların hemen yerine getiriyorlar koştur koştur. Tadına varıyorsun isteklerinin yerine getirilmesinin. Önüne geçemiyor söyle ha söyle… Vur! Ver! Döv! İç! Anlat! Çiz! Dans et! Tara! Karala! Sus! Uyuma! Yırtma! Kes! Falan da filan sonsuzca… Fakat emirlerin zamanla sönükleşiyor. Kimseye duyuramıyorsun sesini. Kimse de duymak istemiyor. Kimse yaptıklarının karşılığını her an büyüyerek onlara ödediğini anlamıyor. Kimse de kim, kimse de kim! Karşılık da ne imiş! Her şeyin bir karşılığı var mı imiş! Bedel ödenmek zorunda mı imiş! Bedelsiz nefes alınmaz mı imiş! Ne imiş ne imiş? Onların kölesi imiş! Durmak nedir bilmeyen zaman akıp giderken sen de yerinde durmuyorsun. Zaman ne kadar hızlıysa sen de bir o kadar hızlısın. Alışıyorsun her yeni öğrendiğin şeye. Alışmak da ne ki! Bunun ne feci bir duygu olduğunu yıllar sonra belki öğreneceksin, belki hayat sana bunu sunduğunda farketmeyip geçip gideceksin yanından usulca. Alışmak denen şey anlaşılası zor. Ne bileyim işte… Alışmasaydık ya dünyaya, alışmasaydık da her dem bir misafir edası taşısaydı bakışlarımız. Ona göre baksaydık her gördüğümüze. Her an kalkıp gidecekmiş havasında tedirgin otursaydık yerimizde de hazırlıklı yakalansaydık yolculuğa. Yalvarmasaydık ‘daha erken, daha erken’ diye. Alışmasaydık da konuşmaya… Her söylediğimiz söz bize tanıdık gelmeseydi de dinletebilseydik birilerine, inandırabilseydik bir de misafir oluşumuzu. Söz dediğin her duyulduğunda bir yıldırım gibi düşseydi zihinlere. Alışmasaydık konuşmaya… Ki sussaydık. Yıkmasaydı bizi dilimiz, ele vermeseydi. Alışmak ki, artık hayatın şaşırtamadığıydı. Oysa şaşırmak için ne çok şey vardı daha. Sırf alıştığımızdan şaşıramadık, göremedik de şaşıramadık. Ben, sen… Yani biz. Böyle başladı ilk attığımız adım. Hâlâ adımlamaya devam ediyoruz. |