SEYFELMÜLÛK YOLA ÇIKIYOR
Hemen saraydan çıktım. Sanki içimden bir ses bana nereye gideceğimi fısıldıyormuş gibi attığım adımı bilerek yürüyordum. Güneyde, denizin hemen eteğinde, dalgaların coştukça ayağıma çarptığı karanlık bir mağaraya geldim. Mağaraya girer girmez gözümü kör eden karanlık yavaş yavaş dağılmış, tepemin üstünde baş aşağı sarkmış duran yarasaları ayan beyan görebiliyordum. Yarasalardan biri beni görünce kocaman kanatlarını açarak yanıma kadar geldi. Yarasa yere konduğunda birdenbire sivri kulaklı, küçük gözlü; kısa boylu, ince yapılı bir cine dönüştü.
“Ey İnsanoğlu! Cinlerin diyarında böyle destursuz nereye gidersin?
“Şehbâl Şah’ın kızı kayıptır. Onu ararım.”
Cin birdenbire o küçücük gözlerini parmaklarıma dikti.
“Ey İnsanoğlu, bu yüzük ne arar sende?”
Ona yüzükle ilgili bildiğim her şeyi anlatınca benimle dostane konuştu:
“Mademki, mühr-ü Süleyman sendedir, bundan beri sen bizim dostumuzsun. Sana yardım edeceğim. Senin her isteğin bizim için emirdir.”
Şehbâl Şah’ın kızını devlerin kaçırdığını, onu sakladıkları adayı nasıl bulacağımı, yolda devlerden korunmak için neler yapmam gerektiğini bir çırpıda anlatıverdi.
Ben de umutla sevdiğimin resmini göğsümden çıkarıp cine gösterdim.
“Süleyman’ın sandığında buldum bu resmi? Tanır mısın? Nerededir bilir misin? Kurban olayım söyle. Evlenmektir muradım.”
Cin, resmi eline aldı; evirdi, çevirdi. Bana geri uzattı.
“Tanırım, Bedîülcemâl’dir bu. Babil’de, Gülistan-ı İrem’de oturan peri padişahının kızıdır. Madem bu resim sana gönderilmiştir. Öyleyse onunla evlenmen ilahi bir kaderdir.”
Evvel Serendip hükümdarına verdiğim sözü tutmak gerekti. Hemen bir kayığa atladım. Yola çıkarken önüme çarşaf gibi serilmiş deniz, ansızın hiddetlenmeye başladı. Dev dalgalar kayığıma çarpıyor, önüme set koyuyor; ne yöne gideceğimi bulmama engel oluyordu. Öfkeli bir tokat gibi kayığıma çarpan son dalga, kayığı altımdan almış, beni denizin içine çekiyordu. Birden üzerime doğru dev kanatlı bir kuşun geldiğini gördüm. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Kuşun bir gaga darbesiyle beni delik deşik edeceğine inancım tamdı. Kuş, kanatlarını süze süze üzerime eğilip pençeleriyle omuzumdan yakalayıp beni göğe kaldırdı. Az önce beni boğmaya çalışan deniz şimdi ayaklarımın altında küçük mavi bir benek gibi duruyordu. Kuşun bana bir şey yapmayacağını anlayınca içime bir güven geldi. Bulutların üzerinde epeyce bir yol aldıktan sonra bir adanın tepesinde yer alan sivri kayalıklara beni bıraktı.
Ayaklarımın altındaki toprağın sürekli sarsıldığını hissediyordum. Devler diyarına geldiğimi anlamıştım. Cinin anlattığı her şeyi teker teker yaptım. Ayağımdaki çarıkları çıkarıp kuşağıma soktum. Başımdaki sarığı çıkardım. Bir ateş yakıp üzerlik otu tutuşturdum; dumanıyla her yerimi ovaladım. Karınca yuvalarını takip ettim. Kuşların sesini dinledim. Sarp kayalıkların olduğu dik yamaçta sanki önüme düz bir yol açılmış, ben oradan kolaylıkla yürüyordum. Birden dev bir ejderha, ağzında iki yavru kuşla karşımda belirdi. Beni buraya getiren büyük kuş, yavrusunu yitiren bir anne ne kadar feryat ederse işte o kadar feryat ediyor; lakin bu dev ejderha karşısında elinden bir şey gelmiyordu. O anda bana Allah vergisi bir kuvvet geldi. Önümdeki kayalığa tırmanıp ejderhanın kanatlarından birinin üzerine atlayıverdim. Ejderha, beni üzerinden atmak için çırpındıysa da bunu başaramadı. Öfkeden deliye dönmüştü. Üzerime ateş püskürtmek için ağzını açtığında yavru kuşlar ağzından düştü. Yavruların anası hemen onları havada kaptı. Ejderha tam bana nişan almış ateş ederken kendimi kanatlarından gövdesinin üzerine attım. Hayvanın kanatları alev aldı. Sağa sola yalpalıyor, başını kayadan kayaya vuruyordu. Tam zamanını kollayıp kendimi kayalardan birinin üzerine atıvermeseydim ejderhayla birlikte kül olup gidecektim.
Bu sefer de karşıma tek gözlü, iki boynuzlu, bir dudağı gökte, bir dudağı yerde koca bir dev çıktı. İstese beni bir sinek gibi ezebilirdi. Yalnız sanki üzerimdeki bir şey onun bana zarar vermesine engel oluyordu. Yüzük mü yoksa yaktığım tütsü mü bilemedim. Dev bana yaklaşmak için sürekli hamleler yapıyor, bense ondan kaçtığım her adımda uçurumun kenarına biraz daha yaklaşıyordum. Aşağıda hırçın deniz, önümde ise koca bir dev vardı. İkisi de birbirinden ölümcüldü. Ömrümün sevdiğime kavuşamadan buralarda heba olacağını düşünürken ayağımın altındaki toprak ikiye yarılıp beni içine çekti.
SEYFELMÜLÛK, MELİKE HATUN’U KURTARIYOR
Kendimi meşalelerle aydınlatılmış bir zindanın içinde buldum. Ayrı ayrı kafeslerin içi insanlar, aslanlar, parslar ve maymunlarla doluydu. Ve hepsi donmuş bir şekilde bana bakıyor âdeta nefes bile almaya korkuyorlardı. Zindan bekçisi dev, alnının ortasındaki tek koca gözünü kapatmış, boynuzlarını yere çevirmiş; tam da hücrelerin karşısında gök gürültüsünü andıran bir horultuyla uyuyordu. Teni kömür karasıydı. Sonradan öğrendiğime göre rengine yaraşır bir şekilde adı Esved’miş. İçime bir cesaret gelmişti. Devin üzerine tırmanıp cebindeki anahtarları güçlükle çıkararak yere atladım.
Kafesin içerisindeki Melike Hatun’u hemen tanıdım. Zarafeti ve cesareti ile dimdik ayakta duruyordu. Bütün kafesleri teker teker açtım. Ben öylesine sessiz olmaya çalışırken kafesleri açılan insanlardan ve hayvanlardan bir uğultu yükseldi. Bunun üzerine koca dev hareketlenmeye başladı. Daha gözünü açıp da ne olup bittiğini anlayamadan bir çırpıda üzerine atlayıp kılıcımı tam da devin kalbine sapladım. Ölürken öyle bir böğürtü çıkardı ki, tam kırk öküzü boğazlayıp yere devirsen o kadar gürültü çıkmazdı.
Melike Hatun, kalabalığı peşine takmış, savaş yöneten bir komutan edasıyla yürüyordu. Doğrusu ben de bundan sonrası için ne yapacağımı bilemiyordum. Muhtemeldir ki bana yardım eden cinin bile bu zindanın dehlizlerinden haberi yoktu. Melike Hatun az biraz yürüyünce elini duvardaki demir bir tokmağın üzerine koydu. Tokmağa üç kere vurdu. Birden ahşap kapı gıcırtıyla açıldı. Karşımıza ucu ta sahile varan uzun bir köprü çıktı. Ardımızda devler, altımızda metrelerce yükseklikte uçurum, önümüzde dost mu düşman mı belli olmayan deniz vardı.
Aşağıya, sahile doğru inen o uzun köprünün tam da sonuna gelmişken karşımızda ansızın devasa bir gemi belirdi. Melike Hatun’la bir olup kafeslerden kurtardığımız herkesi gemiye bindirdik. Karşımızda iç içe girmiş çıplak dağlar, yamaçta görünen tek bir ağaç, deniz kıyısından yamaca doğru uzanan rengârenk bir çiçek tarlası vardı. Etraf öylesine sessizdi ki az sonra kıyamet kopacak desek kimse inanmazdı. Koptu da. Henüz yeni yola çıkmıştık ki gemimizin altından sesler gelmeye başladı. Sesler gitgide arttı ve gemi yavaşça göğe doğru yükseldi. Öyle ki artık deniz çok aşağılarda kalmıştı. Ne olduğunu anlayamadan gemi küçük bir çakıl taşı gibi fırlatıldı. Pruvanın hemen yanından dalgalanan deniz kabardı, kabardı ve içerisinden iki dev timsah çıktı. Timsahlar, bir ucu ta göğe varan ağızlarını açtıklarında, başka bir yerde olsa bizi paramparça edecek gemideki yırtıcı hayvan taifesi süt dökmüş kedi gibi gelip arkama saklandı. Timsahlar üzerimize yaklaştıklarında kılıçlarımızı çekip yüzlerinde ancak sinek ısırığı gibi yaralar açsak da buna da uzun süre dayanacak gücümüz yoktu. Dev timsahlar isteseler tek bir hareketle gemimizi parçalayıp bizi denizin dibine gönderebilirlerdi ama yapmadılar. Dertleri sonradan anlaşıldı:
“Şahımızın oğlu Esved Han’ın nişanlısı Melike Hatun’u bize verin. Canınızı bağışlayalım.”
Gemideki herkes, gizli geçidin yerini gösterip kendilerini sahile ulaştıran Melike Hatun’u timsahlara vermeye dünden razıydı. Bu kalleşliğe iyice hiddetlendim. Kaşla göz arasında timsahlardan birinin üzerine zıplayıp kafasına tırmandım. Kılıcımı başının üzerine saplayıp darbelere karşı düşmemek için kılıcıma iyice yapıştım. Diğer elimle de kuşağımdaki palayı çıkarıp arka arkaya timsahın iki gözüne sapladım. Tam bu arada denizden iki büyük balık çıktı. Dev timsahlar bu balıkların yanında analarının kucağındaki bebek gibi kalmıştı. Balıkların kuyrukları kılıç kadar keskin, gözleri alev kadar yakıcıydı. Korkumdan hemen gemiye atladım. Balıklar tek bir kuyruk darbesiyle timsahların başını gövdesinden ayırmıştı. Mavi denizde kırmızıdan başka renk görünmez oldu. Hızlıca oradan uzaklaşıp Serendip Adası’na vardık.
(Devam edecek)