(Düşünür… bu arada Sonat’ın sesi tekrar yükselir. Birbirlerine bakıp dinlerler. Üç dört dakika sonra ses, yavaş yavaş, gittikçe azalarak önceki hâline döner.)
BAYAN YAZAR – Bir gün, Sürgün’ü yazacağım. Ama şimdi değil.
BAY ŞAİR – (-Masanın yanındaki- yerine oturmak için gelirken) Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine. Güzel.
(Oturur.)
BAYAN YAZAR – Güzel olan ne?
BAY ŞAİR – Sürgünün, daha yazmadan yarınları sürgün veriyor olması.
BAYAN YAZAR – (Yarı kuşkulu) Yarınların benim için gelmeyeceğini falan mı düşünüyorsun? Gerçi herkes için böyle bir ihtimal her an ve hep mevcut; tek fark, bitmekte olan zamanın yakınlığını bilip bilmemekte. Artık “Ne kadar kaldı?’’ sorusuna, yanıt olarak yaklaşık bir veri var elde. Bu kadarcık bir fark! Bu kadarcık bir fark, nasıl da köklerinden koparıyor hayatı. Ve kökleri nasıl da açıkta bırakıyor. Ne yapabilirsin bundan sonra bu kopmuşluğunla dünya yüzünde? Daha doğrusu bu kopmuşluğunu ve kopmakta olmuşluğunu görüyor olmakla? Kendini izleyen bir gözken mesela, bundan sonra, zamanı izleyen bir göze dönüşmek, pardon, zamanı sayan bir göze, bir kronometreye dönüşmek… Evet, Doktor Bey, bu kadarcık bir fark mı var seninle benim aramda? Ve benimle diğer insanlar arasında?
BAY ŞAİR – Hayır, yok.
BAYAN YAZAR – Öyleyse?
BAY ŞAİR – Biliyorum, benim ki yersiz bir korku. Ama her şeyden, kolayca ve süratle ölüme yol alışından korkuyorum. Senin ölüm fikriyle bu kadar haşir neşir olman beni üzüyor. Ondan uzaklaştıran şeyleriyse seviyorum. Sürgün gibi.
BAYAN YAZAR – Sürgün Ülkeden… şiiriyle mi? Dünya, Hz. Âdem ile Havva’nın ceza yeri iken ve sanki de buraya atfen şairimiz, dünyayı bir sürgün yeri olarak görürken… “Uzatma dünya sürgünümü
benim’’ derken…
BAY ŞAİR – Ama ben…
BAYAN YAZAR – Evet, sen?
BAY ŞAİR – Sürgünü diğer anlamında, bir bitkiden yeni sürmüş filizler olarak; günlerin de yeni günleri doğuracağını, sürgün vereceğini düşünerek söyledim. Bir ağacın bahara uğramışlığı ve tüm kuru ağaçların bahara uğramışlığı… rica ederim, getirsene bunu, heyet-i mecmuasıyla gözünün önüne.
BAYAN YAZAR – Getiriyorum. Ağaç ve ağaçlar dolusu tohumlar, filizler, yapraklar, çiçekler ve toprağın üstü, yeşil, yemyeşil…
BAY ŞAİR – Güzel değil mi?
BAYAN YAZAR – Güzel.
BAY ŞAİR – Ben bu sürgünü kastediyorum işte.
BAYAN YAZAR – Tabii, bu da bir sürgün. Ama şairin dediği sürgün başka.
BAY ŞAİR – Biliyorum. Ve bilmem, böyle düşünmeme engel değil. Sen de benim gibi düşünebilirsin.
BAYAN YAZAR – Benim ölümle aram sanki de şöyle:
“Çırpın çırpın ki belki görürsün ölümden ötesini
Senin mesleğin bir bakıma bir ölüm mesleği
Bozulmuş saatleri ölümle iyi etmek
Ölümle açmak kurumuş dudakları
Ölümle açmak kapanmış gözleri
Öleni ölümle diriltmek
Ölümle sağ tutmak sağ olanı
Ölümün ışınıyla görmek’’…
Belki de görmeye ve yapmaya çalıştığım bu. Hem… “Her kapıyı ölüm kapar ölüm açar / Olmasa basubadelmevt bereketi / Umutlanacak ne var’’
BAY ŞAİR – Yine konu oraya geldi. (Başını sallar) Neyse ki diriliş var. Evet, iyi hatırladım. Diriliş.
BAYAN YAZAR – “Anlatacaktım ölümlerini bir sonbahar eşliğinde / Bir kış güneşliğinde / Fakat baktım bu ölüm değil diriliştir / Tabiatı aşan bir bildiriştir’’ … Bunu mu söyleyecektin?
BAY ŞAİR – Hayır. Hatırladığım şuydu: Diriliş Dergisinin, Diriliş şairinin, Diriliş Partisinin, bu diriliş kelimesiyle ismi özdeşlemiş şairin anlatısına, Diriliş Neslinin Amentüsü’yle başla, diyecektim. Bak, şöyle başlıyor kitaba Karakoç: “Kendimin bir diriliş eri olduğuma inanıyorum. Bir Diriliş Cephesi bulunduğuna ve kendimin de o cephede bir savaş adamı olduğuma, olmam gerektiğime inanıyorum.’’ (Durur) Artık sen istediğin gibi devam edersin. Ama o kitaptan aklımda kalan şu cümlesini de yaz: “Vücudum ruhumun buyruğunda olmalıdır.’’ A..
BAYAN YAZAR – (Sözünü ağzından alır.) “Allah’a inanıyorum. Ben bir diriliş işçisiyim. Allah kentinin işçisiyim. Allah’ın övdüğü, beğendiği İslam toplumunu ören, toplumun örülen duvarında en küçük bir kum tanesi olmaktan öte öğüncüm olamaz.’’ Paragrafını da almalıyım değil mi?
BAY ŞAİR – (Ne dediğini anlamaya çalışarak, biraz şaşkın) Alırsan güzel olur. Hatta Dirilişin Çevresinde’n, ve…
BAYAN YAZAR – (Elini kaldırarak onu durdurur.) O kitap burada. (Masanın üstündeki kitaplardan
birini alır, açar) Ölümün Sebebi adlı ilk yazısında şöyle diyor Karakoç: “İnsan, bu kadar acıyla ölür.’’
(Durur. Olabildiğince hüzünlü bir sesle) Ne kadar bir acıdır bu, nasıl bir acıdır bu, sormayacağım. Sorarsam buradan çıkamayız. Neyse, devam edeyim okumaya. (Yutkunur.)
“İnsan, bu kadar acıyla ölür. Bir kere daha dirilmek için. Kötüyse ateşe dayanabilmek için. İyiyse, karşılığını alırken, sevinçten ve neşeden ölmemek için… Öbür tarafın şartlarına dayanabilmek için, demek ki, sıkı bir imtihandan geçmek gerek. İşte bu imtihan ölümdür. İşte ölümün varlığını görüp de öteye inanmak lazım.’’
BAY ŞAİR – O kitapta birçok yazı var, Ölümün Sebebi yerine mesela Samanyolunda Veba
veya İslam Gençliği adlı yazıdan veya şu an ismi aklıma gelmeyen diğer yazılardan birini
okusaydın olmaz mıydı?
BAYAN YAZAR – Olurdu tabii. Ama ben, onu, ölümden bahsettiği için okumadım.
BAY ŞAİR – Hayret! Niçin okudun peki? Kitabın ilk yazısı olduğu için mi?
BAYAN YAZAR – Hayır. Öteye inanca, delil, ya da hayır, gerekçe olarak sunmasından ötürü.
“İşte ölümün varlığını görüp de öteye inanmak lazım.’’ diyor ya… Ölümü, öteye inanca, gerekçe olarak göstermesinden dolayı okudum.
BAY ŞAİR – Sence (ben delil diyeceğim) güçlü bir delil mi?
BAYAN YAZAR – Güçlü, ölüm yok edilemediğinden, edilemeyeceğinden, açıklanamadığından, istisnasız her koşuldaki canlıları alıp götürdüğünden. Öteye inansa da inanmasa da gidiyor. Hiçliği, yokluğu kabul edemeyip, nereye gideceğim, diye düşünenler için, güçlü bir gerekçe. Bir de… (Susar.)
BAY ŞAİR – Bir de?
BAYAN YAZAR – (Gözleri kitapta) İnsanlıktan düşüşü kabul edemeyiş de, öteye inanç için bir gerekçe.
BAY ŞAİR – Ölümle insanlıktan düşüşten bahsediyorsun?
BAYAN YAZAR – Evet. (Okur:) “İnsanın ve varlığın, filozof Hartman’ın…’’ (Durur.) İnsan ve insani değerleri ön plana çıkartan Hartmann’a da cevap olarak yazılmış sanki… (Bu antrparantezden sonra baştan okur:) “İnsanın ve varlığın, filozof Hartman’ın bahsettiği kendi üstün tabakasından, ölümle, daha aşağı, hatta en aşağı tabaka olan madeni ve maddi tabakaya inişine inanmak, tarihin
diyalektiğini devamlı bir düşüş ve alçalış olarak kabul etmek ve evrensel kötülüğün gücüne inanmaktan, neticede şeytanı tanrılaştırmaktan başka bir şey değildir. Halbuki…’’
BAY ŞAİR – Evet?
BAYAN YAZAR – “Halbuki, öteye inanmak, tarihin ve oluşun diyalektiğinin devamlı
ilerleyiş olduğuna inanmaktır. İyimserliktir. İyiliktir. Tanrıya inanmaktır. İnsanın ilerleyeceğine inanmaktır, güzele, doğruya mutlak bir değer vermektir.’’ (Durur, gözleri hâlâ kitapta) Şu paragrafta edebi olarak güzel.
BAY ŞAİR – Hepsi güzel değil mi?
BAYAN YAZAR – Güzel de… Bu başka. Edebiyatçının arayış şeklini tasvir ettiğinden güzel. Yani, edebiyatçıların öteye yol arayışı böyle olurmuş, der gibi.
BAY ŞAİR – Neresi orası, okur musun?
BAYAN YAZAR – (Okur:) “Gecenin sesini duyanlar, güneşin hışırtısını, göğe sürtünüşünü işitenler, meleklerin kanat çırpışını görür gibi olanlar, yalnızlığın bir kalp gibi çarpışına kulak verenler, aç kalmış bir böceğin bile düşüncesiyle huzursuz oldukları halde kendi açlığını unutanlar… İşte bunlar bu dünya içinde öteye yol arayanlardır ve bunların ideal çizgisi, ölmeden önce ölümü tadmış olanlardır.’’ Nasıl?
BAY ŞAİR – Gerçekten, çok şairane. Ve bu sezgisel ve duyusal yol, benim için akılla ulaşılan birçok yol göstericiden belki daha sağlam, ve kesinlikle daha vicdani ve daha insani bir yol.
BAYAN YAZAR – Şairsin ya…
BAY ŞAİR – Evet, şairim ya… (Bir an) O yazıda, kafatasının belge oluşu da var.
BAYAN YAZAR – Evet, evet, o da vardı. İşte buldum, bir paragraf sonrası. Okuyayım mı?
BAY ŞAİR – Oldu olacak orayı da okuyalım.
BAYAN YAZAR – “Ölüden irkiliriz. Bir kafatasına alışmak uzun bir süre alır. Bu bile artık, ölümün başka bir dünyaya aitliğine bir belgedir. Kuru bir yaprak bizi ürkütemez; ama kurumuş bir vücut çarpar bizi. Bu sırf zihni bir işlemle, yani bizim de sonumuzun bu olduğunu düşünüp hemen acı bir sonuca varışımızla olmaz. O artık ayrı bir dünyanın malı olduğundandır bu.’’
(Durur. Düşünceli, sonunu tekrarlar) Ayrı bir dünyanın malı! Demek sonbahar yapraklarını, kurumuş ve kuruttuğumuz çiçekleri ondan çok seviyoruz, hâlâ bizim dünyalı olduklarından. (Bu arada, elindeki kitabı karıştırır ve içinden yarı kuru, mor bir leylak çıkarır, bakıp, koklar. Ve gösterir.) Bak, leylak bizim dünyalı.
BAY ŞAİR – Hâlâ kokuyor mu?
BAYAN YAZAR – (Çiçeği Şair’e uzatır.) Evet.
BAY ŞAİR – (Koklar. Elinde bir süre tutar.) “Leyla leylaktan yaratılmış’’ biliyor musun?
(Tekrar koklar. Ve çiçeği masanın üstüne bırakır. Bakışları leylakın üzerindedir. Mırıldanır gibi der:) Ve “Leyla gecelerin demirinden’’
BAYAN YAZAR – Hatta Dirilişin Çevresinde’n, demiştin…
BAY ŞAİR – (Yalnız bakışları değil, düşünceleri de leylak üzerinedir veya leylak vasıtasıyla Leyla’ya kaymıştır, Yazar’ı duymaz. Hafif tonda şiiri okur:)
…
“Her gün doğan güneş onun izinde sanki
Bin yıl doğsa yine ona yetişemez ki
Atlarınızın kulağında onun sesi
Onun aydınlığında varolan perilerin sesi
Hep Leylaya doğru giderler ama
Leylaya bir türlü varamazlar ki
Leyla dağların işareti kerameti
Çöller ovalar dağların tepelerine ulaşamaz ki
Leyla nerede sanki
Her gece çadırımızın tam ortasında belki
Siz onu sonsuz ufuklarda aramakla bulamazsınız ki…’’
(Susar)
BAYAN YAZAR – (Şair’e bakarak dinlemiştir şiiri. Şair’in bakışlarını leylaktan çevirmesini bekler, fakat Şair de bir değişiklik olmaz. Suskunluğu sonlandırmak ister gibi sözünü tekrarlar.) Hatta Dirilişin Çevresinde’n, demiştin…
BAY ŞAİR – (Bakışlarını masa üstündeki leylaktan masa başındaki Yazar’a çevirir.) Ne demiştim? BAYAN YAZAR – Hatta Dirilişin Çevresinde’n, demiştin…
BAY ŞAİR – Tamam, hatırladım. Hatta Dirilişin Çevresinde’n, Diriliş Muştusu’ndan, Ruhun Dirilişi’nden ve hatta İnsanlığın Dirilişi’nden bazı alıntılar da yapsan iyi olur, diyecektim. Ki şimdi dedim.
BAYAN YAZAR – Çok seçenek sunuyorsun Bay Şair! Sonra hangisiyle başlayacağıma karar vermekte zorlanırım. (Resme bakarak) Oysa karar vermek için ayıracak ayrıca bir zamanım
yok.
BAY ŞAİR – (Aceleyle) Bırak! En iyisi hepsini bırak, Leyla ile Mecnun’u yaz. Ya da, ya da… Şairin, modern bir Leyla Mecnun denemesi dediği Monna Rosa’yı yaz. Rosa da gül. Yine gülle başlamış olursun. Çağdaş Türk şiirinde Osmanlı medeniyetinin kültürel temsili olarak, divan edebiyatının başlıca imgelerinden olan gülle. Yalnız divan edebiyatı değil, hem bak geleneksel şiire de ne kadar yaklaşır. Tabii modern şiir tekniği ve modern dille. Bir örnek vereyim mi? Sezai Karakoç’tan: “Gül yaprağından kubbe / Gül fidanından çatı / Gül kokusundan anne / Gül şurubundan aşk sanatı’’ dizelerini okur okumaz “Gül alırlar gül satarlar’’ dedim. “… Gülden terazi tutarlar / Gülü gül ile tartarlar / Çarşı pazarı güldür gül’’
BAYAN YAZAR – (Biraz şaşkın, gözlerini Şair’e çevirir. Saklamaya çalıştığı bir sinirle, masanın üstündeki not kartlarından birini çekip okur:)
“Gül’ kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. ‘Monna Rosa’ (Mona Roza) böyle doğdu. Modern bir Leyla Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatım şeklinde başladı şiir. ‘Rose’ bilindiği gibi ‘gül’ demekti. Böylece, aşağılanan ‘gül’ kavramını yeniden gündeme getirmek istedim.(…) Aslında ‘gül’ mazmunu ve modern anlamda Leyla ile Mecnun hikâyesi, şiirimize tekrar bu şiirle girdi denebilir.’’ (Durur. Not kâğıdını, işaret parmağıyla geri sürer.)
BAY ŞAİR – Tamam işte, benim toparlayıp söylemeye çalıştığımı, sen, bizzat Sezai Karakoç’un ağzından söylemiş oldun.
BAYAN YAZAR – Bay Şair!
BAY ŞAİR – (Yüzüne bakar, ama onu duymaz) Evet, evet, Rosa’yı yaz. (Bir an daha dikkatli bakar, sonra dalgın bakarak okur:) “Bir peri miydi bir peri miydi / Sevgilim bir peri miydi’’ (atlar) “Baharın gözleri miydi / Baharın gözleri miydi / Kırlardan bana baktı / Kırlardan bana baktı’’
BAYAN YAZAR – Başka bir şiiri okuyorsun, farkında mısın?
BAY ŞAİR – Duyar, ama anlamamış gibi, aynı şekilde bakmaya devam ederek, aynı dizeleri tekrar eder. “Bir peri miydi bir peri miydi / Sevgilim bir peri miydi’’ (yine atlar) “Baharın gözleri miydi / Baharın gözleri miydi / Kırlardan bana baktı / Kırlardan bana baktı’’
BAYAN YAZAR – (Biraz yüksek sesle ve biraz sertçe) Bay Şair!
BAY ŞAİR – (Kendine gelir gibi bakar) Efendim.
BAYAN YAZAR – Ne yapmaya çalışıyorsun?
BAY ŞAİR – Hiç. Sana yardımcı olmaya çalışıyorum.
BAYAN YAZAR – Emin misin bundan?
BAY ŞAİR – Değilim. Çünkü buraya, bunun için gelmemiştim.
BAYAN YAZAR – Biliyorum, hasta görmeye gelmiştin ve beni çalışma odasında bulacağın hiç aklına gelmemişti. Ama bunu yazmam gerekli.
BAY ŞAİR – Hasta görmeye mi! Hasta görmeye öyle mi? Öyleyse bilmiyorsun.
BAYAN YAZAR – Anlamadım?
BAY ŞAİR – Şey… yani evet, dediğin gibi de…
BAYAN YAZAR – Yine de yardımcı olabileceğini söyledin. Hatta istersen, birlikte de yazabiliriz, ne dersin?
BAY ŞAİR – İstemem.
BAYAN YAZAR – İstemez misin? Beni şaşırttın doğrusu. Bir şairin yazmayı istememesi…
BAY ŞAİR – Diyorum ya, bunun için gelmedim.
BAYAN YAZAR – Geldin say.
BAY ŞAİR – Odaya girdiğimden beri öyle saymaya çalışıyorum zaten. Ama artık sayamaz oldum. Biz, kendimize dönemeyecek miyiz? Bir şairle bir yazar konuşunca, konu da böyle olur, diyeceksen eğer, ben şairlikten istifa ediyorum.
BAYAN YAZAR – Ben yazarlıktan istifa etmiyorum.
BAY ŞAİR – Ben senin için şairlikten vazgeçiyorum… (Durur) Çok klişe oldu değil mi?
(Başını iki yana sallayarak gülümser) Klişeye klişe demek de klişe oldu. (Kendine kızar) Allah’ım ya! Biz normal konuşamayacak mıyız?
BAYAN YAZAR – İstifa ediyorum demekle, şairlikten istifa edilmiyormuş demek ki.
BAY ŞAİR – Öyleymiş!
BAYAN YAZAR – Devam edelim öyleyse, nerede kalmıştık?
BAY ŞAİR – Kendimizde. Pardon, yani Leyla ile Mecnun’da.
BAYAN YAZAR – Leyla ile Mecnun mu? (Emin değildir ve hatırlamaya çalışarak susar.)
…
(Devam edecek)