04.17
Kurduğum sabah namazı alarmına değil, depreme uyandım. Ama ne uyanış! Uyku sersemliği, korku ve panik sarmalında ne yapacağını bilememe halinin bir terkibi. Bir sarsıntı ki ayakta durabilmek ne mümkün! Sanki devasa iki el, oturduğumuz apartmanı altından tutmuş ve bir elek gibi kâh sağa sola sallıyor, kâh havaya atıp tutuyordu. O gün evde kızımla ikimiz vardık ve karşılıklı birbirimize haykırıyorduk, birimiz diğerini uyandırabilmek için. Saniyeler içinde kıyamet kopmaya başladığını sandım. Merdivenlerde koşuşturmalar, bağırışlar… 80 saniyeden fazla süren o kıyamet aralığında, panik içindeki komşuların dışarı çıkmamız gerektiği uyarılarıyla, Allahu Ekber, Allahu Ekber mırıldanışlarıyla kendimizi aşağıda bulduk.
Bizi merakla, az ilerde oturan büyük kızım ve damadım iki torumu da apar topar alarak kısa sürede yanımıza gelmişlerdi bile. Dışarıda kar yağıyordu. Yapılaşmaya yeni açıldığından, bina yoğunluğundan uzak olan bulunduğumuz kuzey çevre yolu dakikalar içinde yüzlerce araçla dolmaya başlamıştı. Herkes binalardan uzağa kaçıyor ve araçlarının içinde beklemeye başlıyordu. Geçen her dakika insanlar ve araçlarla ortalık mahşer yerine dönmeye başladı. Kimse kimseyi görmüyor, duymuyor ve araçlarıyla bilinçsizce sağa sola kaçışıyordu. Neresi güvenilirdi bilmeden. Tek bilinen, binalardan olabildiğince uzak durulması gerektiğiydi.
Oturduğumuz bina Ahır Dağına yakın olduğundan, etrafta yıkık bina göremiyor ve şükrediyorduk. Ama depremin o sarsıcı şiddetini düşününce, içimizdeki korku artıyordu. Aşağılarda durum neydi? Kara Maraş denilen ovaya doğru olan kısım yüzyıllar önce böyle bir deprem görmüş ve yerle bir olmuştu. Ya şimdi? Yine yıkıldıysa diye içimde beliren soruyu bastırmaya çalışıyordum, ama nafile. Beynim zonkluyordu. Hayatımda hiç bu kadar aciz ve çaresi hissetmemiştim kendimi. Rüzgârın önündeki yaprak gibiydik. Yanımda kızım ve torunlarım olduğundan gözyaşlarımı içime akıtıyordum.
Kısa sürede elektrikler gitti. Ardından telefonlar da çekmemeye başladı. Gecenin en karanlık anlarıydı. Binalar sanki korkuluk gibi görünüyor ve üzerimize üzerimize geliyordu. Frenlenemez bir kaygıyla bulunduğumuz bölgeden biraz daha aşağılara, üniversite tarafına doğru yöneldik. Arabanın sıcak konforu içinde, ilerledikçe yıkılan binaları görmeye başlıyor ve kahroluyoruz. Bazı apartmanlar yanıyor. 4 Yaşındaki torunum, kendinden gizlemeye çalıştığımız deprem gerçeğini biraz daha hissederek ağlamaya başlıyor. O ana kadar içimize akıttığımız gözyaşlarımız artık biraz daha alenileşiyor.
Yıkılan ya da ağır hasar almış binaların etrafında bağrışmalar, yardım çığlıkları polis ve ambulans sirenlerinin sesine karışıyor. Nereye gittiğini bilmeden herkes bir yerlere doğru kaçıyor. Araç yoğunluğu trafiği tıkamaya başlarken, benzinliklerin önündeki uzun kuyrukları görüyoruz. Deposunda yeteri kadar akaryakıtı olanlar ise, meskûn mahal dışına doğru yöneliyor. Diğer aile fertleriyle buluştuğumuz noktada, hava hafiften ağarmaya başladı. Şişe suyuyla abdest alıp, uygun bir dükkânın önünde yer bulup sabah namazını kılıyoruz.
Hava aydınlandıkça felaketin büyüklüğü ortaya çıkmaya başlıyor. Etraf, yıkılmış, yan yatmış binalarla dolu. Şehrin merkezinden gelenler Trabzon Caddesi’nin yok olduğunu, Müftülük Meydanında, Azerbaycan Bulvarı ve Belediye karşısında neredeyse yıkılmayan bina kalmadığını söylüyor. Oğlum dayanamayarak aracını o tarafa sürerken, bir saate kadar gelirim, hem küçük çocuklara yiyecek bir şeyler de almaya çalışırım diyordu.
Artçılar, artçılar… Durmaksızın artçı depremler oluyordu. Telefonlar çekmiyor. Depremin merkez üssü Pazarcık’taki akrabalara ulaşamıyordum. Arada daha önceden atılan mesajlar geliyor. Oğlum mesaj atmış. Sıtkı Güvenç (24.Dönem milletvekili) amcanın binası da yıkılmış… Bu sefer kıyamet gözlerimde kopuyor. Dışarıda sulu kar yağıyor, benimse gözlerim yağmur yağmur… Araçtan dışarı çıkıp ağlamanın özgürlüğüne kavuşuyorum. Biraz sonra gelen bir mesaj daha. Sıddık Şirikçi amcaların binası da yıkılmış baba! Hem ne yıkılış, yerin dibine inercesine. Kardeşten öte bildiğim 40 yıllık arkadaşlarım yıkılan binaların altında. Bense sıcak bir aracın sağladığı konfor içinde. İnsan yaşadığına mahçup olabilir mi? Ya da hayatta kaldığına sevinmez mi? Ben sevinemedim. Sonra isim isim tanıdıklarımızdan gelen kara haberler: Onların da binaları yıkılmış ve enkaz altındalar… Her yıkılan bina ile yıkılan biz, Her ölenle ölen biz. Nasıl dayanabiliyor bu kadar acıya insan? Artık yerimizde duramıyor ve altımızdaki araçla cadde cadde, sokak sokak harabeye dönen şehri dolaşmaya başlıyoruz. Aman Allahım! Bu cadde böyle miydi? Ya bu sokaklar? Hayalet bir şehri andırıyordu adeta. Yoksa savaştan çıkmış bir şehri mi demeliydim.
Depremin üzerinden 8 saat geçmiş ve sürekli çalışır haldeki otomobilin yakıt ibresi düşmeye başlamıştı. Şehrin merkezine bir saatliğine gidip geleceğini söyleyen oğlumdan da haber alamamıştık. Çaresiz benzinlikleri dolaşmaya başladık. Akşam ne olacaktı? Hiçbir binaya girilemiyordu. Kalacak yer de olmadığına göre, mecburen araçlarda kalacaktık. Bunun için de yakıt gerekliydi, ama nerde? Hiçbir benzinlikte akaryakıt yoktu. Çocuklar huzursuz ve acıkmışlardı. Bizse peş peşe gelen acı haberlerle kahroluyorduk. Arada mesajlar gelmeye devam ediyordu. Bir aile dostumuzun hukukta okuyan oğlu Yaşar İhsan Pak, çöken on katlı Seçkin Apartmanı’nın altından bir ses kaydı paylaşarak, arkadaşıyla birlikte hayatta olduklarını ve kurtarılmalarını istiyordu. Acı, geçen her saat katlanıyordu.
İlerde küçük bir marketin açık olduğunu görüp çocuklara bisküvi ve meyve suyu almaya gittik. Tüm raflar yerdeydi ve ne bulabildiysek onunla yetinerek yolumuza devam ettik.
Artçı depremler devam ediyordu. Üngüt mevkiindeki bir benzinlikten daha eli boş dönerken ikinci büyük depreme yakalandık. Sarsıntı arabayı bir sağa bir sola atıyordu. Huysuz atların binicisini üstünden atmaya çalışması gibi bir şeydi bu. Neyse ki sağa çekip, kenarda depremin geçmesini bekledik. Bu öyle bir depremdi ki, bir dönüm noktası oldu ve herkesi bir yol ayrımına getirdi. Böylesi daha önce hiç yaşanmamıştı. Artçı depremleri herkes biliyor ve bekliyordu. Ama aynı büyüklükteki başka bir depremi kimse beklemiyordu. Bu ikinci depremden önce pek çok kimse gibi biz de, ortalık biraz durulunca evi kontrole giderek, ciddi bir durum yoksa artık evde kalabileceğimizi düşünüyorduk. Olmadı. Olmayacaktı. Ezberimiz bozuluyor, bir savrulma duygusunun içinde boşluktan boşluğa düşüyorduk.
Deprem Osmaniye-Adana yönündeki yollara zarar vermiş olduğundan, insanlar araçlarıyla Kayseri istikametine doğru akın akın şehri terk etmeye başladı. Arkalarından bir kovalayan varmış gibi kaçıyorlardı. Kendi şehrinden kaçmak zorunda kalmak nasıl bir duyguydu? Hayatlarının, hatıralarının ve hayallerinin şehrini terk etmeye zorlanmak. Küçük çocuğu, yaşlısı, hastası olanlar geceyi nerede geçirecekleri sorusu altında ezilerek çevre şehirlere doğru yöneliyorlardı. Çevre şehirler mi? Zaman zaman çeken internetten, depremin on ili vurduğunu öğrenip acının haritasını çıkarıyorlardı zihinlerinde. Doğal olarak menzillerini değiştirip daha uzaklara doğru direksiyon kırıyorlardı. Peki ya akaryakıtları yetecek miydi? Gidebilenler gitti. Diğerleri ertesi gün, geride kalanlar diğer ertesi gün…
İlerleyen günlerde depremzede şehirler listesine bir il daha eklendi. Terk edilen bir Maraş değildi elbet. 11 İl, 78 ilçe ve binlerce köydü bu kaderi yaşayan.
Yıkılan binalarda arama kurtarma faaliyetleri aralıksız devam ediyordu. Hızla kurulan çadır kentler. Polisler, askerler, AFAD ekipleri ve sivil toplum kuruluşlarının gönüllü kahramanları… O kadar kahraman vardı ki, say say bitmez. O kahramanlardan biri de İHH Maraş eski başkanı Süleyman Erayman’dı. Hamile kızı, damadı ve iki torunu enkaz altınayken de, cansız bedenleri çıkarıldığında da, yardım faaliyetlerinden bir an olsun bile kopmadı, yasını içinde tuttu. Tarifsiz bir acı yaşıyordu, çünkü hamile kızı 3. Bebeklerini göçük altında dünyaya getirmiş ve acıları katmerlenmişti.
Koca şehir boşalmış, bir devlet, bir de gönüllü kuruluşlar kalmıştı depremzedelerin yanında. Enkaz altında kalanlar için tam bir can pazarı yaşanıyordu. Gece eksilere düşen soğuğa rağmen, on günden fazla sürdü insanların enkaz altından canlı çıkarılmaları mücadelesi. Günler geçtikçe, Doğan İlbey gibi pek çok Maraşlı yazarın da cansız bedenleri çıkarıldı enkaz altından. Bir yandan da ölümler bin bin artarken, kurtarılan onlarca insan umut oluyordu insanımıza. Olayın vahametini anlatmaya şu yeterdi. Şehrin geçen yıl açılan ve ancak yüzlerce kişinin defnedildiği Kapıçam Mezarlığına, bir hafta içinde on bin depremzede defnedilmişti.
Vakıf hizmetleri dahil, beraber nice hayırlı işler yaptığımız 40 yıllık dostum ve arkadaşım 24. Dönem milletvekili Sıtkı Güvenç’in cansız bedeni ancak depremin altıncı gününde çıkarılabildi. Bu satırları yazarken, çocukluktan beri arkadaşım olan Sıddık Şirikçi ve kızının cansız bedenleri çıkarılmış ama eşi Arzu Hanım enkaz bitmesine rağmen bulunamamıştı. Enkazın altında yoksa, hastanelerde ve sahipsiz mezarlar arasında neden yoktu? Sorular, Sorular… DNA testi verildiği halde hala ona ulaşılamamıştı. Emsalsiz acılardan biri de buydu. 40 gündür iki oğlu, annelerinin bulunmasını bekliyordu. Bunun gibi onlarca bebek, çocuk, genç, yaşlı, eş, anne ve baba kayıp. Aileleri en azından bir mezarları olsun diye umutla bulunacakları haberini bekliyorlar. Yemen’den dönmeyenlerin haberini duymuşsunuzdur. Çanakkale’den, Sarıkamış’tan… Bu öyle bir acı. Hala yara açık ve kanıyor.
Maraş!…
İşgalcisine ‘Maraş bize mezar olmadan düşmana gülzar olmaz’ diyen Maraş!…
Maraş!…
Necip Fazıl Kısakürek’in: “ Ben aile kaynağı olarak Maraşlıyım. Bu bakımdan hatırı sayılır bir gurur sahibiyim dediği Maraş!…
Maraş!…
7 Güzel Adam’ın gönül penceresinin edebiyata açıldığı şehir Maraş!…
‘Gül Yetiştiren Adam’larıyla daima var olacak, kadim Anadolu irfanının adı Maraş!…
Şimdi o Maraş’ın, Dulkadiroğlu Beyliği döneminden kalan Ulu Camii kadar kalbi kırık.
Şimdi o Maraş’ın, Fransızlardan kalma yüz yıllık top mermisinin durduğu Şeyh Camii minaresi gibi gönlü yıkık.
Şimdi o Maraş’ın, 7 Güzel Adam’ın okuduğu ‘Kara Lise’ kadar ruhu hasarlı.
Belki de Maraş’ın bu yürek yangınından nice ağıtlar yakılır ve yine “Maraş’tan bir haber geldi” denilerek türküler söylenir.
Yine de Maraşlı ye’se düşmez, düşmedi.
Bahar varsa umut da var dedi.
Ruhları acıdan nasır tutsa da, yeniden dirilişi amentü bildi.
Yaralarını sararken, 85 milyonun kalbinin tek yürek olup kendisiyle attığını gördü.
Hem yiğit düştüğü yerden kalkardı, değil mi!