Her şey dildeki bir kelime oyunu gibi başladı. Oysa bunlara gerek yoktu ve ne yazık ki kelime oyunları başka dillere aktarılamıyordu. Okunmuş ve sahiplenilmiş kitapları gördü tıka basa kitaplıkta. Odanın köşelerine istiflenmiş gazete ve dergi balyaları arasından kendine yol bularak masaya kadar yürüdü. Hepsi de önce sahiplenilmiş, sonra da okunmuştu. Tersi? Tersinin doğrusu? Mantıklar arasında sıkışıp kalmış yalancı, yabancı ve kör bir mantık. Çıkımsız sokağım. Uydurma ve saçma kelimelerin. Sıkışıp kalmış düşünceleri insanlığın. Mantık ötesilik. Divan şairlerinin gerçek güzellere âşık olmadığı, hepsinin birer mecazdan ibaret olduğu… Kitapların kenarına alınmış notlar, yarım yamalak yalınlıklar. Ahbaplardan emaneten devşirilmiş kitapları şefkatle okşadı. Ciltler tozlu. Yeniden okumak temizleyecek mi bunca kitabı? Ya kirletirse?

Dolu yağmış, karşı arsadaki gelinciklerin yaprakları zafer tâklarından savrulan güller misali arsayı kızıla boyamıştı. Güller gibi fecr oldu nümâyan… İki güne varmadan eser bile kalmaz onlardan. Arsa yine yabanî otlara kalır. Onlara doludan bir şey olmaz. Neden olmaz? Eyvah, ne yer ne yâr kaldı! Öyle mi gerçekten? Ne çok soru soruyorsun? Hani söz sırlardan bir sırdı? Soruların cevaplarımı kanatıyor. Heyhât… Eyvah ki eyvah… Benim öykülerimde yer etmeye çalışıyor diye kıvrandı. Acı meyve tadı diline damağına yapıştı. Bol suyla yüzünü yıkadı. Havluda onun yaptığı işlemeler. Bunu unutmuş… Belki bilerek unutmuştur. Saçmalama lütfen, bilerek unutulmak olur mu hiç. Bir de yazdığını söylüyorsun; yazan adam böyle cümle kurar mı? Yazan adam değil, yazar adam… Umurumda bile değil. Uzun uzun gerindi. Acı dinmez. Her odanın bir sahibi vardır. Sürekli yeni sahipleri olur kiralık odaların. Binlerce hatıra demektir bu. Demek öyle, demek havlusu burada kalmış. Kalsın, ne anlamı var? Yazma, ne anlamı var?

Eşyalar eskiyince atılır. Sonbahar şemsiyeyle gelir, yaz nasıl ince pamuklularla gelirse… Öyledir. Dünyayı kurtarmaya çalıştığımı ve de bu gayretin anlamsız olduğunu söylüyordu. Toplumu kötülemeyi ne çok seviyorsun, diyordu sık sık. Kötülemiyordu. Kötülüyordu. Hayır. Kötülerken maksadının iyi olduğunu düşündü. O da havludaki işlemeleri yaparken kötülemekteki maksadın nasıl iyi olabilir diye sorgulamıştı. Aralarındaki muhabbet bağı burada mı incelmişti? Kopmuş muydu? Hayır incelmişti. Kopmuş da olabilir. Sonbahar neden şemsiyelerle geliyor? Edebiyat-ı Cedîdeciler’i şimdi gayet iyi anlıyordu. Yeni Zelanda gibi bakir bir ada bulabilse her şey daha güzel bir şeye evrilebilir miydi? Ok yaydan çıktı mı kaderden kaçılmaz. Ama öyle değil. Ama kader insanların ne yapılacağının sonsuz bilgi katında biliniyor olması. Yani? Biliyor olmak müdahale etmek anlamına gelmiyor. Raskolnikov’un rehinci kadını baltayla parçalayacağını bilmen müdahale edeceğin anlamına gelmiyor. Öyle mi? Emin olmak idrakinin sınırlarını aşıyor. Gelecek için gecikmiş olmamak? Demek ki, onu terk etmesi kader değildi. Kendi hataları? Hangi hataları?

Konuşmaları sorularınla provoke ettiğin gibi yazılarını da provoke etsene… Haydi, yap bunu! İnsanlar dünyayı kurtarmayı severler. Peki ya kendilerini? Kendilerini de severler. Peki ya kurtarmak? “Dünyayı bırak, kendini kurtar, bizi kurtar. Seni seviyorum ama bu şekilde bir hayatı paylaşmaya devam etmek istemiyorum.” demişti. Haklıydı da. Aşılmaz bir kalkanla korunuyordu sanki. Ona ne zaman yaklaşacak olsa, kendini anlatacak, derdini savunacak olsa bu kalkana çarpıp yere düşüyordu. Kendilerini seven insanlar, kendilerini kurtarmak isterler. Kendilerini kurtaramamış olanlar kendilerini sevmeyenler midir? Kör mantık… Çıkmaz sokak. Kendini yenilmez sanan gafil insan. İmgeleri çoğaltma makinesi. Gerek yok böyle bir şeye. Yenilirsin ve yenilenirsin. Ceplerini dolduran ağa-babalar. Memur maaşları, asgarî ücretler. Meseleler, meseleler… Azizim bin küsur senedir hiç kimsenin fark etmediği hakikatleri ben fark ettim. Gördüm azizim, gördüm. Ben bunu defaatle kitaplarımda yazdım. Yazmasaydın ne olurdu? Ne değişirdi? Yazdın da ne değişti?

Eşyaları alıp evden gittiğinde geride sadece bu havluyu bırakmıştı. Havludaki işlemeler… Nakış nakış gençliğim. “Gençliğim eyvah!” Çiçekleri saksıya, kuşları kafeslere… Beni sana hapsettin. Komşu kadın aşûre bıraktı. Müezzinler akşam ezanına başladı. Aklında karısı. “Eski” karısı. Para kazanmak için yeni yollar bulamamış olmak bir evliliği bitirebilir mi? Günler icat edebilirdi. Günler boyu yeni sabahlar, yeni düşler icat edebilirdi. Günlerden imal ettiği düşleri satmak için, Edison kadar olmasa da yüzlerce deney yapabilirdi.

Ezan bitti. Yazılar bitti. Yazmak kendini kurtarmıyordu. Dünyayı kurtarmıyordu. Çözüm aradı. Çözümleri bulamıyordu. Billurlaşan bir zaman dilimi boyunca düşünceler havada asılı kaldı. Kutsal ağaç kasabasının filmlerindeki pahalı görselliklere benziyordu. Çok üzgün ve özgün bir güzellikti bu. Kabul etmeliydi ki göğü delme durağına ancak pahalı iskeletlerle inşa edilmiş gökdelenlerle çıkabiliyordu. Gök kubbeyi taşlayan oyun çocukları bilmezler attıkları taşların kendilerine geri döneceğini. Yaşamak için koruyucusunu öldüren zavallısın. Yamyamca bir iş, işlediğin… Çılgınlık. Bu işlerden para kazanmak mümkün değil. Bir evi geçindirmek için ayda kaç lira gerekiyor biliyor musun? Ümitsizlik haram değil miydi? Evet, işte tam bu yüzden çalışmak gerekiyordu. Ölene kadar çalışmak? Ölene kadar çalışsa yeter miydi? Kendi etrafında gürültüler çoğaltan vahşet. Bu düzen, bu şehirleşme, bu kalabalık insanca değil. Fıtrat sessizdir. Çığlık atmaz susar. Bağırmaz, konuşur. Slogan değil iş üretir. Evi terk etmekte haklıydın ey sevgili. Onun ihtiyaçlarını karşılayacak parası olmamıştı. Meselelerin düğüm noktasına parmak basıyordu. Parmağı morarmış, acıyordu. Parmağını çekse, bunları aklından çıkarsa, acaba meseleler çözülecek miydi? Düşünmemek seni bu hale getirdi. Hayır, düşünmek…

Evim. Evimiz. Evinden her gece onu seyrediyor. Aynı gök kubbenin altında yaşamak. Sevda kuşun kanadında gelir bu ülkeye. Fedakârlık. Susmak. Niye ümitsiz kelimelerinle dünyayı kirletiyorsun? Neden? Neden onu önemsemiyordu? Dünyayı önemsediği kadar onu neden önemsemiyordu? Bir daha soru sorma. Kalbinden kan geliyor. Evlenmek. Evlenmemek. Ayrılmak. “Ona dokunduğunda gül goncasının lekeleneceğini bilmeliydin. Her şeyin bilgisine sahip olamasan da yaşayacak kadar bilgin olmalıydı. Dilim döndüğünce sana bunları anlatmaya çalıştım, uyardım seni. Kelimeler babanın malı değil. Onlarla kafana göre oynayamazsın. Karıştıramazsın gerçekleri birbirine. Dünyaya ümitsizlik ve kavga saçamazsın. Ben gidiyorum.” Ben gidiyorum demiş ve de dediğini yapmıştı. Allah’ın en sevmediği helâl…

Babası ünlü bir yazardı. On beş romanı vardı. On kadar da ne ararsan bulunur cinsinden kitap. Yazarak çok para kazanmış, okuyarak ve yaşayarak çoğunu harcamıştı. Yayıncılar çok severdi muhterem ve merhum pederini. Ne yazık ki yazar olmak isteyen oğluyla o kadar ilgilenmemişlerdi. Üzülmüş, sarsılmıştı. Aile hayatı aksadı. Önce yayıncıları, sonra babasını suçladı. Babasının isminden kurtulmak… Kardeşinin böyle bir derdi yoktu. Ne kadar şanslı bir kardeş… Kendi adını aldı başa. “Mehmet” dedi. Memleketin en çok kullanılan ismi… Kimse bu isimden hareketle babasına varamazdı zaten. Sonra düşündü. Ne eklesem buna? Bir soyadı? Hayır… İkinci bir ad… Evet! Şüpheye yer bırakmayacak kadar gerekliydi bu. Bir yandan kelimeleri çoğaltıp bir yandan kütüphanedeki kitapları hatmederken Selahaddin Enîs’e vardı eli. Onun ikinci adını alabilirdi. Yüzüncü adını da bir kitap kenarına şerh düşebilirdi. Enîs’i kendine yakın buldu. Oysa hiçbir ortak noktaları yoktu. Edebiyat-ı Cedîde sonrası dönemin uçarı ve genç kalemini. Zola’nın en sadık hayranını… Enîs’te gerçekleştirmek istediklerini iflah olmaz bir natüralizm olarak buldu. Dünyayı sarsmak, toplumları insanlığa karşı işlenen suçlara karşı uyarmak istiyordu. Büyük düşler. Kötülükler… Eşiyle konuşurken ve onun gözlerine hayranlıkla bakarken dahi söylemişti bunun anlamsızlığını. Kendini kurtarmadan dünyayı kurtaramazsın demişti. Enîs bütün bunlarla öylesine tezattı işte. O da bu ismin kalbindeki tezatlığa tutuldu, aldı onu isminin arkasına. Enîs: Dost. Arkadaş. Yaren. Ahbap. Tanıdık. Tanış. Kendini eve hapsetmesi de biraz tezattı. Ve eşinin mutat ikazları… Karşı koyuşu, direnişi… Haklıydı, yazmak ona yaramamıştı. Kendisi bir yana eşine de yaramamıştı.

Böylece Mehmet Enîs, kat’i surette anladı. Macerasının özeti palavraydı işte. Palavra. Palanga. Pranga. Payanda. Kelimeler birbirine girdi. Masadan kalkarken havluyu, kitaplarını ve yazdıklarını biriktirdiği yirmi bir defteri aldı eline. Her yıla bir defter. Hepsine, hatta bütün bir ömre bedel tek bir havlu… Yazmak dünyayı değiştirmiyordu. Yazmak kendini bile değiştirmiyordu. Ama yazmak… Bu kış çok uzun geçecek, diye düşündü. Hava kararmıştı. Yatsı okunmak üzereydi. Camiye gitmek istedi. Ama önce… Sobanın kapağını açtı. Defterleri ve havluyu kovaya tıkıştırdı. Biraz kolonya, bir kibrit… Ne de güzel tutuştu mübarekler… Kış uzun geçecekti ve şansına kitaplığı ağzına kadar doluydu.

Bu yazıyı paylaşın