Anlatacaktım ölümlerini bir sonbahar eşliğinde
Bir kış güneşliğinde,
Fakat baktım bu ölüm değil diriliştir
Tabiatı aşan bir bildiriştir.
Yaprağın düşüşü değil bu toprağa,
Sonbahar değil ilkbahardır,
Ölümden sonra ölümsüz hayat vardır.
Sezai KARAKOÇ
Dışarıda yaprakları yer yer dökülmüş bir çınar var.
Yanında küçük bir oyuk, içinde su birikintisi.
Rüzgâr estikçe yapraklar dalgalanıyor sularda. Yaprakların arasında gök parçaları, suyun üzerinde nefti maviler uçuşuyor.
Sokak kapısı sımsıkı kapalı.
Konu komşuya, kahkahaya, bir fincan kahveye.
Duvarlar, sabah güneşine hasret, perdeler akşam rüzgârında dalgalanmaya.
Pencerenin önünde unutulmuş bir çiçek; üşümüş, solmuş bir krizantem.
Yaprakları kurumuş, düştü düşecek. Eylül, ekim, kasım kokulu bir çiçek.
Geçen sene bu zamanlardı. Sonbahar kokuyordu hava. Sarı bir renk düştü evimize. Sarı bir çığlık, yapışıp kaldı duvarlarımıza. İncir ağacımızda garip bir kuş türedi.
Çatıda uluyan güvercinlerin sesi değişti. Paslı lekeler büyüdü yerlerde.
Annem yorgun bir gölge şimdi. Her geçen gün kelimeleri kısalıyor, suskunlukları uzuyor. Yüzünde her gün büyüyen bir kaygı bulutu.
Annem, eski bir suskunluk şimdi. Eski kitapların içinde, tahta sandığın yanında, üst üste yığılmış takvim yapraklarının ardında. Oturma odasındaki sedirle, babamın hasta odası arasında… Annem, gecenin bir vakti uyandı. Çıplak sofada yankılandı terlik sesleri. Merdivenin başında yarım yüzyıldır aynı yerde duran saksıları, kurumuş çiçekleri kalın, siyah bir çöp poşetine doldurdu. Fesleğenler, camgüzelleri, sardunyalarla göz göze geldik bir an.
Önce çiçekler, sonra toprak kayıverdi siyah poşetin içine.
Gözlerimi kaçırdım annemden. Biliyorum. Gözlerimiz buluşursa sonsuz bir keder gelip yerleşecek sol yanıma.
Annem boşluğa seslendi: “Zaten kurumak üzerelerdi.” dedi.
Kapıyı açtı. Poşeti köşedeki çöpe bıraktı. Aydınlık, sofadan içeri süzülecekken annem sokak kapısını büyük bir gürültüyle kapattı.
Merdivenin başında bir süre durdum öylece. “Anne!” dedim.
Son hece boğazımda inceldi, düğümlendi.
Annem duymadı beni. Garip bir telaşla sağa sola bakındı yine.
Duvara dayadım sırtımı. Küçük bedenim adım attıkça gevşeyecek, yolun sonuna varmadan dağılıverecekmiş gibi hissediyorum. Ruhum kupkuru, ruhum çıtırdıyor sanki. Yüzümde, gözyaşlarımın çizdiği siyah yollar; omuzlarımda belli belirsiz titreme.
Ellerimde, sırtımda ağırlaşmış hüzünler. Annem üzülmesin diye toparlıyorum hepsini, kaldırıyorum uzak bir köşeye. Bir gülümseme oturtuyorum solgun yüzüme. Yaşımdan büyük, yaşımdan eski, yamalı bir gülümseme.
Dua ediyorum. Dualarım, avuçlarımdan kayıp gitmesin diye sıkı sıkı tutuyorum onları.
Avuç içlerimde birikiyor; tazecik, nemli, tertemiz dualar.
Her” âmin “deyişimle birlikte boğazımdaki o sert yumru küçülüyor. Bir hafiflik, dinginlik, huzur sarıyor yüreğimi.
Dışarıda bir kadın, sütçüye sesleniyor. Kadın, sepet sallandırıyor aşağıya.
Komşunun çatlak, pürüzlü sesi sokağa yayılıyor. Kadın, pencerenin önünde beni görünce el sallıyor, gülümsüyor. Doğal, telaşsız, renkli, canlı. Ben de gülümsüyorum. Yüzümdeki kuru, siyah lekeler ben gülümseyince geriliyor, acıyor. Sokakta canlı kanlı bir hayat akıyor. Koşturan çocuklar. Kapı önlerinde oturmuş sohbet eden kadınlar. İçimi yine yaşam umudu sarıyor. O umut azıcık filizlense içimde yine aynı istek.
Deniz dalgalanıyor. Mavilere bata çıka kanat çırpıyor kuşlar.
Ah! Şiir yazsam. Çiçekler, kuşlar, maviler üzerine.
Bize nicedir uğramayan gündüzler, gelecek baharlar üzerine.
Yumuşacık, renkli umut kırıntılarını dolduruyorum ceplerime.
Babamın odasına giriyorum. İçeride ilaç kokulu bir sıcaklık.
Babam şimdi eylül kokan bir sonbahar.
İncelmiş gövdesinde mevsimlerin izleri. Sessiz ve serin. Solgun ve soğuk.
Babam şimdi çoktan akşama kavuşmuş bir gün, yaprakları dökülüyor usul usul.
Yeşilleri soluyor, babam uyuyor. Sonbahar uyanıyor.
Babam şimdi incelmiş, sivrilmiş bir çene; iyice belirginleşen elmacık kemiklerinden ibaret.
Gözlerini açıyor. Gözleri… Siyah, derin bir çukura yuvarlanmış iki siyah bilye gibi.
Sancıları dalga dalga vuruyor, solgun dudaklarının kıyısına. Kurumuş derisini kolonyalı pamukla siliyorum. Gözlerim yağmur yüklü bulutlar gibi.
Babam kalksa şimdi, oturma odasına geçse, koltuğuna oturup gazetesini okusa yine.
Ah! Yeniden başlayacak hayat.
Ninem yaşasaydı diyorum. Çare arardı hastalıklarımıza. Mısır püskülü, kiraz sapı kaynatırdı. Köyden otlar toplar kurutur, kavanozlara koyardı. Soğuk aldığımızda sırtımıza kupa vururdu. Bunlar çare olur muydu ki babama?
Ezan okunuyor. Babam sıçrayarak uyanıyor. Gözleri şimdi karanlıklara gömülmüş iki uzun çizgi. Sehpanın üzerindeki kehribar tespihine uzanıyor. Dudakları kımıldanıyor, seyrekleşen kirpiklerinin ardında nemli gölgeler.
Annem namazını bitirdi, başı secdede.
Seccadesinin yününde şefkati arıyor gibi.
Yağmur çiselemiş az önce.
Kapının önünde yıkanmış güvercinler, ıslak kanatlar.
Sessizlik ve serinlik çöküyor şehre.
Annem sessiz sessiz dua ederken, babam uykuya dalmışken yine şiir yazmak geliyor aklıma.
Sabahki umut veren sözcükleri arıyorum etrafımda. Hepsi bir bir dağılmış.
Suskunluklar uzadıkça, kelimeler kısalıyor; kelimeler sağa sola savruluyor. Toparlayamıyorum.
Bahar gelse “yazarım” diyorum. Renkli şiirler yazarım. Evimizin içi aydınlanır, pervazlarımıza kuşlar konar, annemin yüzü güler, belki de olur ya yeniden cam kenarlarına rengârenk menekşeler dizer annem.
Babamın yaprakları yeşillenir. Güneş aydınlatır solgun yüzünü.
Birkaç ay sonra mayıs gülleri açmaya başladı bahçelerde.
Bir sabah, babamın odasının pencerelerini açtık. İlkbahar kokusu doldu içeriye. Hafif bir esinti dalgalandırdı tül perdemizi tıpkı eskisi gibi.
Başka sabahlar oldu. Babam ayağa kalktı, bahçede dolaştı, kapı önündeki kedileri sevdi.
Annem renkli örtü taktı başına. Sokak kapısını açtı. Sofaya giren aydınlığa gülümsedi Komşularla konuştu. Güldü hatta.
Ben yeni bir şiire başladım mayısın sonunda.
Bir sabah babam öldü.
Ne şiir kaldı geride ne bahar…