Bir selamın cevap olarak yetmeyeceğini biliyordu, ama hiç yoktan iyidir düşüncesiyle vermişti. Aksi halde tamamen susmuş olacaktı. Bir selam, bir kelam nevinden yeniden söz mecrasına girmeye, belki zamanla da, o mecrada akmaya başlamanın, arkları çevirmenin vesilesi de olabilirdi. Bir selamla mı? Evet, bir selamla. Bir kelamla mı? Evet, bir kelamla. Yani, olabilir. Nasıl neticeleneceğini, süreklilik kazanıp kazanamayacağını şimdiden kestirmek güç. Her şeyin ilki zordur derler ya, bu da, o ilki aşmaya çalışmak gibi bir şey. Çalışmak kelimesi, çaba sarf ettiği izlenimini verebilir ki gerçekte yapmadığı şeyi söylemiş olurdu. Kendini bu hususta icbar etmiyordu. Olursa, olmuş olacaktı işte. Olursa…
“Selamün aleyküm’’
Başka bir gün:  “Hayırlı sabahlar’’
Daha başka bir gün:  “Hayırlı akşamlar’’
Daha daha başka gün:  “İyi günler’’
Başka haftalarda başka günler, başka aylar da -Mart, Nisan, Mayıs, Haziranda- ki başka günlerde: Selamün aleyküm. İyi günler. İyi günler. İyi akşamlar, ila ahir… Olursa, olmuş olacaktı, ama olmamıştı. Selama bir kelam eklese, hiç düşünmeden o an dilinin ucunda olanı söylese mesela. Dilinin ucuna da pek iç açıcı sözler gelmiyordu. Selam verdiğinin suçu neydi ki ona cevabı hep acı olsundu. Ettiği bir-iki kelamdan pişman, sustu.
Arada bir, bir selam. Olursa, böyle, zamanla olacaktı.  Çünkü duraklayan zihninin ya da başka minvalde çalışan zihninin meselesi başka. Uyanıklığı başka yöne, dikkati başka şeye. Yaşadıklarını yaşamayı istememişliği var, şimdiden sonra gelecekleri de öyle. Bir zamanlarda deyip, o geçen bir zamanlar’da bırakmak her şeyi, “bir zamanlar ben de vardım’’ demeyi istemeyecek kadar geçmişte bırakıp olup biteni, anımsamamak… Sesini de mi bıraktı? Sanki de içinde kekeme söz… bir selam denemesi yapsa arkası gelir mi?
“Se… Selamün aleyküm’’
Kısacık, günün çekilmeye başlayan ışıkları arasında, belki de dile getirilmeyi isteyen sözcükler vardır.  Belki de vardır, kalmıştır aylar öncesinin kanat yolunmuşluğundan bir tüy. Suskun ve kekeme günlerin konuşmaya hasret çektiği bir dil. Hemencecik yok olamayacak uzun bir geçmişin kalıntıları vardır. Acıdan bir köprünün üstünden çıkıp geliyorsa da vardır. Öteki yaka güzel ve güneşliydi. Öteki yakayı acıdan dolayı yitirdiğinden, yine acıdan bir köprüyle bağlanabilirdi o geçmiş güzel günlere.
Bağlanabiliyor muydu?
Yok hayır, o kadar gücü yoktu. Zayıflık gibi bir şey miydi hissettiği bazen boynunu yana düşüren, bazen omuzlarını çökertip hafif kambur görünümü veren? Çökkün ruh hali fiziğini oldukça etkilemişti. Yürüyüşü bile değişmişti. Görenler “Hasta mısın?’’ diyorlardı. Etrafının, acısını dindiremeyeceği yalnızlıkta gölgeye dönmüştü. Tuhaftı, ya da insanlar tuhaftı, ya da yaşamın kendisi. Yaşamın kendisinin tuhaf olduğunu çoktan beri biliyordu, belki herkes gibi, belki herkesten biraz fazla; herkes gibi ölümü hatırlayıp unutuyordu, sorgulayıp cevapsız geçiyordu herkes gibi ve cevap aramaktan vazgeçmiyordu. Arayanın bulacağına inancı tamdı, ama neyi bulacağını bilmiyordu.
“Işık var mıdır karanlıklara? Işık!’’
“Buna ne şüphe’’ demeyi isterdi. İçinde, böyle uman belli belirsiz his insan saflığından. O halde… Uçurumların değişmezliği, düz ovayla örtüşebilir mi?
Bu halde hiçbir şeyle uyuşamazdı, bu halde aykırıydı, tek başınaydı. Topraktan vücut bulan insan, tamamen toprak olarak karşısındaydı. En uzak diriliş nağmesine kapılıp gidebilirdi. En uzak diriliş nağmesine… “Kıyamete ne kadar kaldı?’’
Gri göklerin ve gri denizin arkasındaki mecalsiz çağrının arkasından yola koyulabilirdi. Bütün dünyayı hayal olarak görüp kendisini de, o hayal içinde görüyordu. O zaman uçurumla düzlüğün, gidenle kalanın, ayrılıkla kavuşmanın mesafeleri kısaldıkça kısaldığından uzaklığı ve pek fazla inciticiliği kalmıyordu. Sadece bu hayalle, sırlı bir mücadeleyle girip, gerçeği aramak kalıyordu. Belki de o hiç bulunamazdı.
Hem gerekte yoktu aramaya. Çünkü gerçek acıydı. Kaçması ve kaçınması gerekenin peşine mi düşecekti? Dünya ve öte dünya arasındaki bir eşikte duralamış, bazen hangisinde olduğunu karıştırırken ve bu karışıklık, acısını azaltıp bir nevi ona huzur verirken hiç mi, hiç gerek yoktu. Karışıklık, diye adlandırdığı, alışılmışın dışında bir histi: Bir şeyde yoğunlaşmanın araladığı gizli kapı, bakışın içe yoğunlaştığı, fiziki dünyanın yitirilişiyle ortaya çıkan bambaşka bir görüş. Bazen fiziki dünyayı hiç algılayamazken, bazen de salt bir dalgınlıktan sonra yavaş yavaş anımsar gibi parça buçuk bir algıyla anlamaya çalışıyordu gördüklerini ve olanları. Yolda yürürken yürümesi, konuşuyor olması, çiçeklerin, kuşların, insanların, evlerin olması anlaşılmaz ve tuhaftı; çoktandır görmediği, unuttuğu şeyleri az biraz anımsar gibi bir algıyla bakıyordu.
Böyle bir âlemde (bu bir âlem miydi bilmiyordu) yitip gitmek varken, o şeffaflığın, o metafiziğin üzerine gece gibi kalın maddenin perdesi inmese zaman zaman, boynunu bir burgulu vida gibi zorunlu olarak oyuntu oyuntu geriye döndürüp bakmaz, anmaz ve aramazdı. Bu kadar burkuntulara ve oyuntulara sebebiyet verecek acıya neden dönsün ki? Materyalizmin hiçbir metafiziksel kavramı kabul etmeyişi gibi, ama tam aksini,  tek gerçeklik olarak metafiziği görüyordu, fakat onun da ontolojik sorunlarıyla uğraşacak gücü yoktu.
Her şeye karşı içinde reddiye vardı, reddiyeler hiçbir şeyin bir şeye değmediği hissinden doğan. Bu reddiyelerin de doğurduğu kendinden vazgeçme isteği. O hisse takılı kaldığı müddetçe yapmak isteyeceği pek bir iş olmayacak. Amaçsızlığın, doğarken gün batımına sürükleyip batırdığı günler, gayri ihtiyari elinin açtığı, arkasından, acil bir tepkiyle hemen kapattığı defterler gibi açılıp kapanmasıyla gün sönecek. Vazgeçmiş ya, “günü yaşadı mı, yaşamadı mı?’’ düşüncesi ve endişesi olmadan. Yarın da ne? Onu hiç düşünmeden, hatıra bile getirmeden… Gayesizliğin nasıl bir sıkıntı olduğunu ve durmaksızın sıkıntılar doğurduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Geriye tek ve boş bir söz kalıyordu:
Geçsin ve bitsin sadece. Geçsin, bitsin.
Belki başka bir zaman, başka acılar karşısında daha yeni, daha güzel bir hayatı düşleyebilirdi. Fakat şimdi, bu acıyla, dünyada isteyebileceği kadar güzel ve yeni olan yoktu. Onun istediği yeniden diriliş idi ki o da burada yoktu. Bu zamanda yoktu. (Çok günler sayması gerekecekti kıyamete.) İstediği zaten burada yoktu ki onu isteyebilsin. O halde neyi, niçin isteyecekti? Böylece kendiliğinden ortaya çıkan bir vazgeçiş ve vazgeçmişlik.
Dökülmüşlük ve sallantı yaşamın her bir yerinde. Geçmişte, eskide kalanların, yani bir göç yerinin üstünde geziniyor. Olanlar da ha göçtü, ha göçecek!
Olanlar ha göçtü ha göçecek! Garip, müstağni bir ruh hali. Eğilmeyen, bükülmeyen, çözülmeyen, dökülmeyen, istemeyen… Varken zaten var, yokken de var hepsi, yoğa karşı bile tokluk. Çünkü varlık gerekmiyor. Neye baksan, neyi almaya kalksan, aklına gelen tek şey: Ona ihtiyacın olmayışı. Daha da açarsak: Buradaki yokluk, paranın (veya ihtiyaç duyulan herhangi şeyin) yokluğu değil, o parayı uğruna harcayabileceğin, kişinin, yerin ve amacın olmayışı. Ne için bu elindeki şeyin varlığı? O şeyin varlığının ve o şeyi taşımanın amacı ne? İhtiyacın kendisinin (varlığının) nasıl bir ihtiyaç olduğunu, salt ihtiyaçsız kalmayan -yani ihtiyaçsızlığı tam duymayan, hangi sebeple olursa olsun istemeyen, hiç istemeyen, asla istemeyen- anlayamaz. (Evet, altı çizilebilir: İhtiyacın bizzat kendisi ihtiyaçtır.)
Mağazaya girdiniz -kendiniz için değil- bir başkası için, ama aklınıza geldi ki o bir başkası yok, bir şey al(a)madan çıktınız. Markete girdiniz -kendiniz için değil- bir başkası için, ama aklınıza geldi ki o bir başkası yok, çıktınız. Böyle böyle her yerden, hepsinden el çekip çıktınız. Aceleyle eve mi gideceksiniz, -kendiniz için değil- bir başkası için, ama aklınıza geldi ki o bir başkası evde yok, yavaşladınız. Yavaşladınız. Yavaşladınız.
Yolda yürümeyi dahi istemeden yürürken kaldırımlar ne değişik, yol ne değişik, gök, yer ne değişik, ne tuhaf,  hiçbirinden bir alacağınız yok. Bir göç yeri geliyor gözlerinizin önüne ve göç. Durmaksızın, sürekli göç; leylekler, balıkçıllar, kırlangıçlar vs. arasında. Üç buçuk- dört metreli kanatlarının arasında mesafelerin kaybolmuşluklarıyla albatrosların, göç. Önceki göçü anmak değil, hayatın kendi göç, göç ediyor mütemadiyen. Göçe hazırlanmak mı?  Hazırlık kelimesi fazla burada, söyleyebilmişliği, yapabilmişliği olmayacak belki de bu vazgeçmişliğiyle. Vazgeçmişliğin kendine özgü döngüsü var. Döngüsü eksik oldu, kısırdöngüsü. Akanlar o döngüde tıkanıyor. Tıkanmak gibi değil de başa almak gibi. Sanki bilincin eli değince (başa almak dediğinde) değişen bir şey mi oldu? Hayır, olmadı, aynı. Sonu tıkayan baş… Alakaya değmiyor kazanacakları, değeri yok kaybettiklerinin. Kaybettiğini kaybetmiş zaten, değeri yok bundan sonra kaybedeceklerinin. Misli bulunmaz yitirilen hayat karşısında kalakalışıyla söylüyor:
“Tut ki bir diyeceğim kalmadı, sustum sesimden önce. Şehir boşanıyordu ardından ülke, ülke ülke boşanıyordu dünya; yıldız, gezegen, boşanıyordu evren. Her yerde taşları düşünür buldum, tohum yüreklerini çatlatabilir miydi? Bu doğumun adı diriliş olurdu. Yeniden diriliş. Ve bir çocuk, ölen annesinin doğumunu anca o vakit görürdü. Kıyameti anne mi daha çok arzulardı, çocuk mu? Hangisinin sesi daha hasret kokardı: Canım annem mi, canım yavrum mu?’’
 Bunu o mu söylüyor? Hayır. Bunu o mu söylüyor, bir selam vermekte zorlanırken? Hayır, bir başkası. O bir başkası, o muydu? Bilemiyor.
Günün ışıkları tamamen çekilmişti.
“Hayırlı akşamlar’’
Demek ki bu defa kelamı uzatabilmişti.

Bu yazıyı paylaşın