Seyran hoca, döneminin ünlü ressamlarından değildi. Doğa konulu yağlı boya çalışmasında çok iyi olduğu söylenebilirdi ancak elle tutulur bir övgüye mazhar olmamıştı.
Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Çağdaş Türk Resmi derslerine giren, kendi halinde bir akademisyendi. Akademi dünyasında tanınmasına vesile olansa gerçekliğe olan tutkusu; romantizmi ve hayalperestliği saf dışı bırakan takıntısıydı. Resimde gerçek dışıcılığa savaş açmıştı dersek abartmış olmayız.
Dekanımız Muhsin Bey onu obsesif olmakla suçluyor lakin, ‘ondan da öğreneceğimiz şeyler var’ diyerek aceleci davranmıyor, arkasında durmayı tercih ediyordu.
Seyran Hoca’nın bölüm başkanımız Rasim Hoca ile kantin masasında giriştiği kavga bardağı taşıran son damla olmuş, dekanımız tarafından bir hafta zorunlu izne ayrılmıştı. Bu nasıl ceza demiştik biz, oysa cezanın büyüğü zorunlu iznini geçirmek için gittiği Foça’daki yazlığında bulacaktı onu…
Benim de şahit olduğum bu kavganın o denli büyütülecek bir yanı yoktu esasında. Rasim Hoca öğle yemeğini yemek için kantine gelmiş, her zamanki inceliğiyle sıraya girmiş, tabldotunu alıp Seyran Hoca’nın masasına oturmuştu. Yemeğini yerken, bir resim çalışmasından bahsettiklerini işittim lakin, konuya hâkim olamıyordum. Rasim Hoca ‘öyle bir resme nasıl zayıf not verirsiniz havsalam almıyor doğrusu’ diyordu. Hatta bir ara sitem etmeye başladı. Böyle giderse, bölümün adının kötüye çıkacağından, bundan da bölüm başkanı olarak en çok kendisinin zarar göreceğinden dem vuruyordu.
Seyran hoca konuşmaya başlayınca sesler daha net duyulmaya başladı. Kantinin kasvetli havası yerini tartışmanın heyecanlı atmosferine bırakmıştı. Hoca savunmaya geçmişti. Bahsi geçen resimde realizm adına hiçbir şey olmadığını, resmin bir fanteziden ibaret olduğunu ama yine de, resme “C” verdiğini söylüyordu.
Anladığım kadarıyla Yasemin’in resminden bahsediyorlardı. Eğilip bükülmüş insanlarla, şehri ele geçirmiş buldozerler muhteva eden yağlı boya bir tabloydu bu. Aynı resmi Picasso yapsa milyonlar edecek bu resmin hocanın gözünde tuvalet kâğıdı kadar kıymeti yoktu. Üstelik lafı uzatıyor da uzatıyordu. Sesini yükseltmesine ise kimse anlam veremiyor, bir deliyi seyreder gibi seyrediyordu herkes. Bense Rasim Hoca’nın bu deli adama haddini bildirmesini sabırsızla bekliyordum ki Rasim Hoca kalkıp hem masayı hem de kantini terk ediyordu. Belli ki Dekan Bey’e şikâyete gidiyordu. Giderken de “ bunu kim hoca yaptıysa kalıbına tüküreyim onun” diye söyleniyordu.
Kantin ölüm sessizliğinden bir süre çıkamadı. Sonra, kızların olayı masaya yatırma girişimleriyle mırıldanmalar başladı, bir süre sonra da söylenmeler duyuldu.
Bizim bilmediğimiz ama dekanın bildiği şeyi ben aylar sonra öğrendim. Meğer Seyran Hoca, Çorum’un Salur kazasında bir rençperin oğluymuş. Çocukluğu tarlada çalışmakla, babasına yarenlik etmekle geçmiş. Yokluk içinde okuyup bugünlere gelmiş. Evin büyük oğlu Mercan, kafayı sinemaya takıp yönetmen olcam ben diye gezmeye başlayınca babasından iyi bir kötek yemiş.
-Okuyup ziraat mühendisi olcam demiyor da yönetmen olcağmış köpoğlu. Benim gibi ırgatlığa devam edersin ancak bu kafayla. Neymiş film çekecekmiş. Kibrit çöpü çekemezsin sen beee gâvurun tohumu. Hayali bırakın sıpalar, ahanda bu toprak bu taş kadar gerçek hayat. Bu saatten sonra size hayal kurmayı yasakleyom, o kadar, diye korkutmuş gözünü çocukların. Mercan bu öfkeden nasibini daha da kötü almış tabii. Zaten oyun nedir bilmeden büyümüş çocuklar, babalarının öfkesiyle yıllarca yasaklamışlar kendilerine hayal etmeyi. Gerçekliğin duvarlarına çarpıp durmuşlar hep. Kalpleri morarmış, gözleri kanlanmış yavrucakların. Aylar sonra Mercan hastalıktan ölünce boğazına düğüm olup durmuş babanın. Bu erken gidiş aileyi öylesine harap etmiş ki, yıllar boyu kapanmayacak yaralar peyda olmuş ruhlarında. Mercan ağabeylerinin gidişiyle umutları da hayalleri de gerçekten gitmiş bu sefer. Neşe ve mutluluk bir daha gelmemek üzere terk etmiş bu haneyi…
* * *
Kavga hadisesinin ertesinde dinlenmek için, Foça’daki yazlık evine gittiğini duyduk Hoca’nın. Dönünce konuştuk biraz. Foça’dan öyle bir bahsediyordu ki sanki burası onun huzur bulduğu tek yerdi. ‘Rüzgârla konuştuğunu söyledi’ bana. ‘Bütün arazlarımı alıp suya bıraktım,’ dedi. Bu şirin tatil beldesi, onun tedavi olduğu üstelik bolca resim çizdiği, eşsiz manzaraları ölümsüzleştirdiği bir yerdi. Tek tek gösterdi bana eserlerini. Hayran olmamak elde değil, doğrusu. O kadar gerçekçiydi ki, sanki bir an Foça’ya gidip gelmiştim. “Balıkçı Teknesi” adını verdiği bir resim vardı ki içinde hem deniz hem kasaba hem de bulutlar vardı. Bu sefer öncekilerinin aksine deniz manzaraları çoğunluktaydı. ‘Denizlere gitmek istiyorum’ dedi, ‘uçsuz bucaksız sularda kaybolmak istiyorum.’ Bana yağmur yağarken denizin ortasında olmaktan bahsetti. ‘Bunu mutlaka yaşamalısın, o kadar güzel ki!’ diyordu.
Sonra, başından geçen ilginç bir hadiseden bahsetti. Belli ki, orda da rahat duramamış, başına iş almıştı, yüzünden hemen anladım.
Üzerinde sekiz tane servinin bulunduğu bir tepeyi resmetmiş. Eteklerinde sarıçiçeklerin açtığı kanolalar varmış. Fonda da Foça’nın safir rengi mavisi. Tepe, boylu boyunca yeşil çimlerin hâkim olduğu bir düzlükten ibaretmiş. Güneş de öyle bir ışık vermiş ki hocaya, bu kadar cömert olduğunu hatırlamam bu yıldızın diyordu.
Ancak, hoca kendince büyük bir hataya düşmüş. Tepede aslında sekiz değil dokuz tane servi varmış. Bunu fark etmesiyle uykuları kaçar olmuş ve iki gece sonra sabaha karşı dayanamayıp servilerden birini hızarla kesivermiş. Resmi doğaya değil, doğayı resme benzetmiş böylece. Gerçeklik takıntısı olan birinin yapmayacağı iş değil ama bu kadarını da ondan duymasam, inanmazdım açıkçası.
İşin kötü tarafı, balıkçılardan biri görmüş Seyran Hocayı serviye kıyarken. Hemen gidip “Orman Bölge Müdürlüğüne” bildirmiş hocanın gafletini. Ormancılar, gelip almışlar hocayı. Milli Park bölgesinde ağaç kesmenin bedelini ödetmek için, çıkartmışlar hâkim karşısına. Olayı duyan belde sakinlerinin tepkisi de cabası. Hâkim iki yıl altı ay hapis cezası, on yedi bin lira da para cezası vermiş. Allah’tan Hoca tecil yasasından faydalanmış da denetimli serbest bırakmışlar. Bir daha yaparsa katlanacakmış cezası ama Hâkim Bey bu kadarla bırakmamış meseleyi. Savunmasından hocanın takıntılı olduğunu öğrenince onu kendi yöntemleriyle de cezalandırmak istemiş zira, biliyormuş hapis yatmayacağını. Ona bin adet palamut fidesi dikme cezasıyla içinde hayal unsuru barındıran yirmi adet soyut resim yapmasını, en ufak bir gerçekliğe yer vermemesini, daha inandırıcı olması açısından da bu eylemi yaparken kendini kameraya çekmesini istemiş ve eserleri de adliye yönetimine ücretsiz bağışlayacağı konusunda söz almış. Yoksa “yakarım hoca” diye de tehdit etmiş. Hâkimin taklidini bir yapışı vardı ki, sormayın.
Hoca koyulmuş resimleri yapmaya. Bu arada dekanı arayıp yıllık izninden on gün daha kullanmak istediğini söylemiş o da ne kadar geç gelirse o kadar iyi diye düşünmüş olacak ki, hiç ikiletmeden vermiş izni. Önce, çok zorlanmış Hoca. Öğrencilerinin resimleri gelmiş aklına. Bunca yıldır hayal kurmayan adamın tahayyülüne mi bu iş. Kolay değil tabi. Sancılanmış, başı ağrımış hocanın. Ama başa gelen çekilir deyip öğrencilerinin resimlerini yapmaya başlamış. İlk resmi bitirdiğinde kendine inanamamış. Meğer daha kolaymış rüyaların dehlizlerinde dolaşmak. Üstelik orası yanlış mı oldu, burası eğri mi oldu derdi de yok. Sadece boya almak için çıkmış dışarıya. Ve bir haftada o yirmi resmi çizmiş. Adliye yönetimine teslim etmiş eserlerini ve o mahkeme duvarlarını bizim hocanın resimleri süslemiş. Hâkim en çok da eğilip bükülen insanlarla, şehri ele geçirmiş buldozerlerin olduğu resmi beğenmiş ve imzalamış belgelerini hocanın.
Seyran Hoca eskisi gibi değil artık. Hatta UFO’ların dünyayı istila etmekten nasıl vazgeçtiklerini anlatan bir yağlı boya tablosu var ki, sadece fakültede değil, tüm kampüste fırtınalar yarattı.
Gerçekliğin katı, renksiz dehlizlerinden, hayal gücünün engin denizlerine açılan bir maceracının serencamı olarak tarihe geçti bizim Hoca. Artık, hem öğrencileriyle hem de üniversite yönetimiyle arası çok iyi. Tıpkı kendisiyle olduğu gibi…