uzakta,
çok çok uzakta
bombardımanlara tutulmuş
terkedilmiş bir kentin yıkıntılarındayım
avuçlarım, kanla yazılmış muskalarla dolu
yüreğim, dağbaşlarında kendine yalnızlıklar beğeniyor
sonum yok, biliyorum, başından beri firariyim
kül dolu ağzım, konuşmak kekremsi bir ağrı
ve dinmeyen bir sancıdır şimdi cebimizden çıkan tek güz!


ıpıssız duraklar;
yalnızlığımızın elinden tutup gezdiriyoruz sokaklarda
bir amacımız kalmadı kendimizi imha etmekten başka
kimvurduya gitmiş umutlarımız
ve rendeye çekilmiş duygularımız
ne olduğu belli olmayan kapılarda ziyan oluyor uykularımız
a rh pozitif bir kuşkuyla bakmıştım oysa duvarlara
kendimi, sağlam bir muşta darbesiyle yoklamıştım
kasırgaların en anarşist salvolarıyla yüklenmiştim
gövdeme denk gelen ay parçalarını.

senin umutların vardır elbet
güzel güzel kurduğun şaşalı düşlerin
ardından dağları yürüten kanlı mevzilerin
ve ellerin vardır hiç şüphesiz azrail’e destur veren
kim ağlar şimdi arkandan
kim bir avcının insafına bırakır ki
tamamlanmamış, eksik, bölük börçük öykülerini
sana bitmeyen bir gök vadetmişti bulutlar
sesine davutça bir kelâm bahşetmişti kevser ehli
kaşlarının çatık hâlini anlatmıştı sonra
göçten dönen yaralı kuşlar
hasretin közüyle dağlarken gözlerini
kenan çölleri’nde yâkup!


bilirim, kışlar çok çetindir
yalınayak yürünemez cam kesikleri üstünde
sofradan eksilirse bir tabak daha
mezarlıklar gül kokacak bilirim
ırak dağ köylerinde ne yaralar var
mor sümbüllü bağlarda ne hicranlar
gözden düşenin zerresi kalmaz yüreklerde
işte bunları, bütün bunları çok iyi bilirim


uzakta
çok çok uzakta
hâlâ yanan bir ateş var
şimdilik giderim bülbüllerin sustuğu yere
ve fakat güller açınca bir bahar akşamında
elbet o ateşin külleriyle geri gelirim!

Bu yazıyı paylaşın