Yaşamaya Üşenmek Yahut Oblomov’un Durmuş Zaman Özlemi

Ocak mıydı şubat mı hatırlamıyorum. Bir hafta sonu. Mesai yok. Bugün sabah şeker- lemesiyle başladığım tembelliğin tadını çıkaracağım. Hafta boyu koşuşturmanın yorgunluğunu atmak için bu kadarcık bir tembelliği çalışanlara çok görmemeli. Onlar için çalışmak esas tembellik sıra dışıdır. Ça­lışmak ruh ve bedeniyle varlığı canlı tutar, tembellik dinlendirir. Dışarıda dondurucu bir soğuk. Yorganımı sarınmışım. Gel gör ki hanım, her sabah yaptığı gibi kapıları pen­cereleri açmış evi havalandırıyor. Bir soğuk hava dalgası içeriye hücum ediyor. Yorganı­mı üzerime iyice çekiyor, içime büzüşüyo­rum. O sıra bütün hücrelerimin sığındığı iç sıcaklığını duymanın veya sıcaklığı içinde duymanın keyfine diyecek yok. ‘Kapat ka­pat’ diyorum. ‘Kapat soğuk gelmesin’ Dur! İşte burada dur. Oblomov’un hiç unutama­dığım bu sahnesini hatırlıyorum birden.[1]

“- Aman yaklaşma, dışarının bütün soğuğunu içeriye dolduruyorsun” (s.19)

– Merhaba ilya ilyiç.

– Merhaba Penkin; ama yaklaşma, dışarının so­ğuğunu getiriyorsun.

– Hep aynı garip adam. Hep eskisi gibi tembel, gamsız.

– Ben mi gamsız? Dur sana kâhyadan aldığım mektubu göstereyim.” (s.29)

– Tarantyev, kirli elini Oblomov’a uzatarak, ka­baca: Be! Oblomov, battaniyeyi üstüne çekerek

– Yaklaşma, yaklaşma, soğuktan geliyorsun! dedi. Tarantyev bağırdı:

– Bu da ne demek? Soğuktan geliyormuşum! Eli­mi uzatıyorum sana, sıksana! Neredeyse saat on iki olacak, seninki hâlâ yataklarda.” (s.51)

Uzun sayılacak bu alıntılar, kıpırdamaya bile mecalsiz gözüken kahramanımız hak­kında bir kanaate ulaştıracak bilgi için ye­terli olmalıdır. Bu çalışma isteğinden ziyade neredeyse yaşamaya üşenen Oblomov’un tembellik ötesi ataleti, romanın birçok yerin­de sıklıkla tasvir edilir. Zaten roman tembel­liği eşi görülmedik düzeyde temsil eden bir karakter üzerinden çok boyutlu bir toplum, dönem ve hayat çözümlenmesi düzleminde kurgulanır. Belli bir ruh halini ve yaşam tarzını muazzam tiplemeyle literatüre ka­zandıran bu eser, gerçek bir edebiyat şa­heseri olmayı her yönüyle hak etmiştir. Dostlarıma iştiyakla, istekle tavsiye ettiğim kitapların başında gelir. Ancak işte şimdi ‘Kapat. Kapat soğuk gelmesin.’ Yorga­nıma sarınmış vaziyetteyken bile sert bir soğuğa maruz kalmanın tatlı üşümesiy- le Oblomov’u bir kez daha düşünüyorum. Kafamda bir sürü çağrışımlar, kavram­lar, yaşanmışlıklar, yine Gonçarov’un eseri Yamaç’tan, Murat Kapkıner’in ‘Yaşamayı Göze Al­mak’ adlı eserine ka­dar birçok kitap uçu­şuyor.

Ah Oblomov… Yine yap­tın yapacağını. Bak beni nerede, ne halde yakaladın. In- sanoğlu ne garip; nerede ne düşleye- ceği, düşüneceği belli olmuyor. İster istemez Gonçarov’un kimilerine göre aylak, kimi­lerine göre tembellik ruhunda yuvalanmış kahramanı Oblomov’u anlamaya, çalışı­yorum. Dünya roman klasikleri arasında kendine has haklı bir yer edinen bu eserde Gonçarov İlya İlyiç Oblomov tiplemesi ile gerçekten hem bir dönemin sosyo-kültürel panoramasını aksettirir hem de insan psiko­lojisinin ana, köklü bir eğilimini teşrih ma­sasına yatırır.

Gonçarov arka fona feodalitenin dönemini tamamlamasıyla eş zamanlı gelişen yeni- dünyanın kapitalist dayatmalarını gizlediği bu mükemmel roman ile kendisine yönelen teveccüh ve hürmeti ziyadesiyle hak etmek­tedir. Okur bu eserde yazarını unutacak ölçüde Oblomov karakteri ile hemhal olur. Kahramanın yazarının önüne geçmesi ese­rin ve yazarın tartışmasız başarısına bağ­lanmalıdır elbette. Eseri bitiren okur, bir büyülenmenin etkisinden sıyrıldıktan sonra yazarını düşünmeye, elbette takdir etmeye başlar. Yanlış olmayan bir okur merakı, ilgisidir bu. Tam bu noktada Oblomov ile Gonçaıov arasında örtüştürmeler de yapı­labilir, yapılıyordur kaçınılmaz olarak. Her bir kahramanın yazarın dünyasında belki şahsında do­laysız, mesafesiz bir karşılığı bir yaşan­mışlığı vardır. Çünkü hiçbir eser sanatçısın­dan bağımsız değildir. Gonçarov’un da Oblo­mov gibi bir karakter oldu­ğunu tahayyül bile etmeyin. Özellikle edebî ve felsefî kudre­tiyle yazarı ve elbette bu eseri daha iyi anlamlandırmak için onun ‘Yamaç’ adlı di­ğer başyapıtına bakmak gerekir diye düşü­nüyorum. Haklı bir şöhrete kavuşmuş olan Oblomov’un gerisinde kalmış olmakla bir­likte Yamaç, hikâyesi, anlatımı, aralarında gelişen ilişkilerle derinlik ve anlam kazanan karakter(istiğ)iyle klasik Rus romancılığının neredeyse bütün özelliklerini barındıran di­ğer bir muhteşem şaheserdir.

Yamaç adlı romanı tahlil edildiğinde, Gonçarov’un romancılık beceri ve dehası kâmil manada daha iyi tanınır, tanımlanır. Gonçarov Oblomov tipinin tersine son de­rece canlı, atak, içi kıpır kıpır, donanımlı, haraketli bir yazardır. Bunu hem bir ara Dostoyevski’nin eserlerine de onay veren heyet içinde bulunduğu zamanlardan hem de Yamaç’taki canlı arayış ve insan ilişkile­rinden çıkarabilirsiniz. Yamaç’ın başkahra- manı Boris Pavloviç Rayski de genel özellik­leri ile Oblomov’u andırmaktadır. Bir farkla Oblomov’un yaşamayı göze alamayan çe­kingenliğine karşı Rayski hayata karşı daha cesur, daha isteklidir. Benzer feodal konum ve statülerini göz önüne alırsak Rayski’yi, içinde yaşama istek ve atılımı uyanmış hat­ta harekete geçmiş bir Oblomov olarak dü­şünebiliriz. İkisi de geniş topraklara sahip feodal kontların oğullarıdır. Babalarından kendilerine kalan mirasın getirisi ile hayat­larını sürdürürler. Hayata ve üretime dönük bir istekleri de çabaları da görülmez. Onlar için kronik tembel veya aylak denmesinin sebep ve daya­nağı bu tutumlarıdır. Ancak kâhyasına mektup yazmaya bile üşenip onu aylarca ge­ciktiren Oblomov’a karşılık Rayski, hayattan zevk almaya çalışan, bunun için seyahatler eden, hayat dolu, kıpır kıpır bir insandır. Çiftlik işlerine yatkın değildir, onları bile is­teye ihmal eder ama biraz da feodal ilişkilerden bir kalıntı olarak devam eden naif duygulanımlar ve aşka eğilimlidir. Zaman zaman çılgınca sayılacak sevgisini yönelttiği kadınlar, kızlar üzerinden varlık ve hayat felsefesi geliştirir. Veya estetik ara­yışla tebarüz eden iyicil duygularını karşı cinse beslediği aşkın duygularla ifade eder. Duygu ve düşüncelerini yazdığı romana, boyadığı resimlere yansıtır, daha doğrusu yansıtmaya çalışır. Hatta roman yazmaya, resim yapmaya çalışmak yanında aşk ve sevda peşinde koşmaktan başka hiçbir iş yapmayan, yapmaya da gönüllü olmayan Rayski, bir anlamda Oblomov karakteriyle benzeşse de arada bariz farklar vardır. Rays- ki de bir mirasyedidir. Tanımı yapılmış, programlanmış somut bir iş sahibi değildir. Kendini zaman zaman romancı, müzisyen, ressam olarak tanıtır. İçinde ukde olarak kaldığını düşündüğümüz bu isteği pratiğe dökme yönünde bir iki çaba da göster değildir. Ama anlık istek ve heyecanların, gel-geç heveslerin sahibi biri olarak çalış­malarını bir türlü disiplinli bir süreklilik içinde yap(a)maz. Sanat da, aşk da içinde tamamlanmamış, belki tamamlanamayacak bir heves, bir ukde olarak kalır, kalacaktır. Bir ara Petersburg’ta dul kuzeni Sofya, daha sonra çiftliklerinin bulunduğu Malinovka’da altı ayı bir arada geçirdiği teyzekızları Marfen- ka ve Vera’ya tutku düzeyinde âşık olmuştur. Ama hiçbir tut­kusunu kemale erdiremez.

Tıpkı Oblomov gibi hayatın ağır sorumluluğunu gereği gibi omuzlamaya yanaşmama­sına rağmen Rayski şekilde de­ğişen hayata uyum sağlamaya, daha doğrusu önceliklerine göre hayatını biçimlendirme­ye çalışan bir kişidir. Durağan değildir, bir arayış içindedir. Oysa Oblomov sanki hayattan bezmiş, değişen zamanın hiç beklemediği anda sıkıştırması ile çaresiz, is­teksiz, çözümsüz kalmış gibidir. Oblomov’a göre hayat, hareketsiz bir düzlemde dursa, zaman aynı kalsa ne iyi olacaktır. Aslında bu istek acelesiz bir hayata karşı hız ve de­ğişime ayarlı bir dünya karşısında duyulan eskiye özlemdir. “Hayat bu, hayat, der; kimi ölür, kimi doğar, kimi evlenir. Biz de boyuna yaşlanıyoruz. Değil yıllar, günler bile birbi­rine benzemiyor. Ne iştir bu. Keşke bugün tıpkı dün gibi, dün de tıpkı yarın olsa, ne güzel olurdu… İnsan düşündükçe kötü olu­yor.” (s.153)

“Zamanın tekdüzeliğini hiçbir şey bozmuyor­du. Oblomovka halkı bu hayattan bezmiyordu; çünkü başka türlü bir hayat düşünemezleri. Dü­şünseler bile ürpererek başlarını çevirirlerdi../.. Yeni gelişmeler hayırlı da olabilir, ama insanın rahatını kaçırır; hayatı altüst eder, kaygılar geti­rir. Öteye beriye koş, satın al, sat, yaz yaz, yani durmadan hareket. Hayatla bu kadar oynama­ya gelmez.” (s.157.)

Oblomov yukarıda sözünü ettiğim geçiş sürecinin daraltılmış bir alanına ayrıntıla­rıyla aydınlatıcı bir projektör tutar. Yamaç’ta ise yine aynı dönem Rusya’sının toplum hayatının bir kesitini buluruz. Anarşist ve sosyalist olduğunu düşündüğümüz Mark, severek çalışmanın kazanç, huzur ve başa­rı getireceğinin sembol ismi ormancı Tuşin. Geleneği temsil eden Büyükanne Tatyana Markova, görgüsüzlüğü, ahlakî düşüklüğü temsil eden Polina, Leonty, Ulyana, hizmetçi Marina, kocası Savely, masum sevecenliğin iyi kalpli kızı Markenfa, varoluşunun cid­di iyilik arayışındaki Vera… Özetle roman döneminin Rus toplumunun yaşayış, ruh ve eğiliminin ana kesitini ve karakterlerini özetliyor gibidir. Ağırlık merkezine âşk ara­yışını alan bu kitap, muazzam ve okuru hay­rette bırakan ustalıklı bir anlatıma sahiptir.

Bizde hayata karşı isteksiz, umarsız nere­deyse umutsuz ataleti sebebiyle Oblomov, tembel adam tipinin sembol kavramı ol­muştur. Artık o, Donkişot gibi, Jean Valjean, Raskolnikov gibi başta tıp ve psikoloji olmak üzere beşerî disiplinlere mal olmuş genel bir çerçeve tiptir. Konforuna düşkün, ertelemeyi sorunların çözümünden kaçış yöntemi olarak kullanan, hayata karşı ha­reket heyecanı duymayan, bilinçli bir ter­cih olarak tembelliği seçmiş bir tip. O konu edildiğinde ilgilisinin hafif ince bir tebes­süm etmeden geçemediği Oblomov, edebî olarak değişik yaklaşım ve yoruma konu olmuştur. Her bir yorumun eksik kalması romanın bir dehşet dönemi içine alan açısı­nın genişliği sebebiyledir. Ve yine çok yön­lü, çok farklı yorumlara müsait olma özelliği ile roman, çeşitli anlam ve anlamalara açık olarak hem şahsileşir hem de güncellenerek değer kazanır. Onu her okuyan her okudu­ğunda farklı espriler, güzellikler, hüzünler keşfeder. Oblomov’un trajedisinde can alı­cı esprilerden birini yakalayan Nihat Dağlı dostum, hayatı yeni atılımlarla çeşitlendirip çoğaltmayan atalete teslim olmayı literatüre de uygun olarak ‘Oblomovluğa’ benzeterek bundan imtina etmek gerektiğini yazıyor­du ‘Elveda Oblomov’ adlı kitabında. Burada Oblomov’la sembolize edilen hayat, evvela hayatı içeriden tıkamak, köreltmekle ma­luldür. Adeta üzerindeki örtüyü atıp ayağa kalkmaktan, yürümekten, hareketten, ça­lışmaktan, aramaktan, denemekten, hamle yapmaktan korku duymak, özetle yaşamak karşısında heyecan, cesaret ve yeteneğini yi­tirmek, sahibini, varlığın aşk boyutundan, hikmetinden, hakikatinden mahrum bırak­mıştır. Dayanılmaz bir şeydir bu. “Çekip gitmezsem, uzakların ayartıcı sesinde gizle­nen belirsizlikten çekinirsem ve her köşesini bildiğim tanıdık mekânların rehavetine ka- pılırsam, biliyorum ki Oblomov’a dönüşece­ğim. Zaman, kayaların üzerinden sıçrayarak ve ovalarda kavisler çizerek yoluna devam eden bir ırmak gibi akıp gidecek üzerimden. Bu ırmağın ortasına düşmüş, orada batıp kalmış bir kaya parçası gibi olacağım.”[2]

Durup dururken günaha girmeyelim. Sağın solun iğvâsı, veya okumalarımın etkisiyle garibim Oblomov’u peşinen suçladığımı sanmayın. Oblomovca bir tembelliğe veya aylaklığa imrenenlerin olduğunu bilmiyor muyum sanıyorsunuz? Belki şimdi sırası değil ama bir dönem böyle bir tembellik se­vap bile sayılmış.

Bertrantd Russell bunun kitabını yazmadı mı: Aylaklığa Övgü. Başka ifadeyle çalışmak, hususen asillerin çalışması günah ve gerek­siz addedilmiş. Laf aramızda ruhumuzun bir damarı da eylemsizliğin keyfini sürmek istemiyor mu yani. İşte böyle masum hatta nezih niyetlerle sürdürülen bazı tembellik­ler vardır. Aylaklık onlara öyle yakışır ki. Hayır, yanlış dedim. Çünkü onlarınki tam aylaklık da değil. Ellerine iş yakışmaz, daha doğrusu öyle fiili yorgunluk ve çaba gerek­tiren işlere tenezzül etmezler. Bunun için rahatını bozmaya değmez. Ama mesele es­tetik olunca kimsenin cesaret edemeyeceği kesafette çaba gösterebilirler. Onlar hayat­ta bilinçli bir tercihle ağustos böceği rolü üslenmişlerdir. Bu rolden memnundurlar. Bu insanlardan bir kısmının çoğu zaman düzgün, yeni kıyafetlerle gösteriş yapma­ya bayılıyor olmaları, ruhlarındaki güzellik cevherinin, dışarıya en zahmetsiz en risk­siz yansıtma usulü olmasıdır. Bunlarınki Oblomov’a benzetilecek türden tam tembel­likle adlandırılacak bir durum değildir san­ki. Sanat ve estetik kaygılarından dolayı say­gı bile görürler, görmelidirler. Tadı, dozajı iyi ayarlanmış ilişkiler düzeni içinde neşe kaynağıdırlar. Hayata naif incelikler, estetik boyutlar katarlar. Çoğu zaman onlarla (ve onlarda) hayatın, varlığın, yaşamanın gü­zelliğini fark edersiniz. Yaşayacaksan böyle yaşayacaksın diyesiniz gelir. En azından ço­ğumuza hayatın ihmal ettiğimiz çizgilerini, daha açık söyleyişle ihmal ettiğimiz yanları­nı hatırlatırlar. En azından yaşamanın böyle anlamlı, değerli olacak yanları olduğunu on­lardan öğrenirsiniz. Bu tutum özünde insa­nın kendisine, kendisi üzerinden bütün bir varlığa hürmet beslemesi değil de nedir? Bu da hayata az bir katkı değildir. Bizim böyle tembellerimiz vardır. Onları her yerde her zaman görebilirsiniz. Çokluk bulundukları ortama neşe katarlar. Recaizade’nin ‘Araba Sevdası’ndaki Bihruz Bey’i tam da böyle bir kişidir. Daha yalın benzer örneğini Me­sut Doğan’n ‘Oblomov’un Dönüşü’nde, bir psikoloji ve yaşama tarzı olarak Oblomov’u şahsında temsil eden Vali Nezih Bey’de gö­rürüz. “Yaşadığı ev eski olmasına rağmen her zaman yeni olan ve evde itibar gören tek şey Vali Nezih Bey’in elbiseleriydi.” “Sevdiği işlerin ba­şında ütü yapmak ve iyi giyinmek gelirdi. Şık giyinmek uğruna yapmayacağı fedakârlık yoktu, giyinme işini adeta ibadet haline getirmişti.”[3]

Bazen yakasına uygun bir kravat geçirdiğim beyaz gömlek üzerine genellikle lacivert takım giyinerek işyerine geldiğimde arka­daşlar ‘Hocam bugün çok şıksın’ diye karşılı­yorlar. “Yoksulluktan” diye karşılık veriyo­rum. Sonra kendilerince çelişkili cevabıma şaşırmışlıkla ‘nasıl?’ diye sorduklarında “Yoksulluk ve perişanlığımı gizlemenin en kolay yolu olduğu için böyle giyindim” ce­vabını veriyorum. Konuya döneyim; göste­riş meraklısı aylaklardan bahsediyordum. Tembellik onlara ne çok yakışır değil mi? Veya onlar asude, latif yaşantılarıyla tem­belliği nasıl estetik değere dönüştürürler. Sözgelimi Abdülhak Şinasi’nin ‘Boğaziçi Mehtapları’nda konu ettiği tiplerin çoğu bi­raz böyledir. Bizim tembeller Boğaziçi Meh­taplarında olduğu gibi hiç olmazsa ruhlarını renkli hülyalarla beslemeyi estetik sayılacak bir yaşantıya dönüştürüyorlar. Ya Oblo- mov? Yatağından çıkmayacak çıkmayı bile göze alamayacak kadar üşengen tembelliği ile hayata can katma, canlılık katma coşku­sunu yitirince aşağılık sayılacak bir sefalete düçar oluyor. Oblomov için bir varoluşsal çürüme bu!.. Kitaba gelince, çoklarımızın keyifle okuyup geçtiği bu eser, bir sanat ese­rinin kaldıramayacağı ağırlıkta derin trajik bir dönemin hüzünlü gerçeğini, hayran ka­lınacak bir ustalıkla yansıtma becerisine sa­hip. Nasıl ve niçin mi? Bu sorunun cevabını daha derin, geniş değerlendirmeyi gerekli kılıyor.

[1] Gonçarov, Oblomov, iş Bankası yay, 13. Bas, ist. 2013.

[2] Mesut Doğan, Oblomov’un Dönüşü, s.58, İz yay, İst. 2021.

[3] Nihat Dağlı, Elveda Oblomov, s.16, Kaynak yay, ist. 2002.




Bu yazıyı paylaşın