“Lâ-fetâ illâ Alî, lâ-seyfe illâ Zülfikâr.”
I.
sesimiz durmadan kana bulanıyor
bunu kaydetmekle meşgul şimdi
tarih denen o eli kanlı serseri!
hercümerc edilmiş coğrafyalarda
çocuk olmanın yazgısına kurban edilmiş gökyüzü;
gözü yaşlı anaların ağıtlarıyla da yıkanamıyor
bütün bir dünyanın kiri pası.
imdi kime emanet ederiz bu ellerimizi
kime güvenir, bağımızın talan olmuş gülleri
hangi cellada boynumuzu bükeriz
hangi ölüm bize beğendirir kendini?
neden suskun hep bir ağızdan aynalar
kırılan kollarımız mı yoksa
yardan aşağı yuvarlanan körpe umutlarımız mı?
çoktandır unutmuşuz geceleri
damlardan yıldızları saymayı
çoktandır binbir telâşa öykünüyor sözcüklerimiz
kimliğimiz ki, yetimidir dünyanın
ve çok eski bir karayazıdır şimdi,
okunmuyor alınyazımız!
tenhâ kalmış tarihe ders veren sokaklarımız
ve yakılan yüzbinlerce kitaptır
ana gibi yâr olan bağdat’ımız!
soykırımlara gelin giden bir zamanın ortasında
garip ve naçar kalmışız
kana ve kine doymuyor dünyanın keneleri
karanfil yerine kurşun bitiyor topraktan
barut kokan bir gençliğe su veriyoruz
büyüyor katliam,
her geçen gün biraz daha büyüyor
ve dostça bir gülüşe bürünüyor
batı tandanslı ahlâksız tanrılar!
ve canımızı ala ala büyüyor
o dalları bir ahtapota benzeyen haramî korkular.
yüzümüz durmadan kana bulanıyor
bunu sömürmekle meşgul şimdi
yüzümüze gülüp sırtımızdan vuran sırtlanlar!
II.
biz o putları iyi tanırız
kırmaktan bıkmadık çünkü onların atalarını
ve yılmadan yıkacağız saltanatını o şeytânî boynuzun
çünkü biz ibrâhim’iz
ve ibrâhimî bir teslimiyetle yüklüyüz Râb’be karşı
durmadan kurban verdiğimiz evlâtlarımızın ahıyla
dağıtacağız zalimlerin tahtlarını
avuçlarımız terleyecek isâ gibi
dilimiz, kekeme kalacak belki musâ misali
ama ahmet’çe tutunacağız dünyaya
bir yetim’in nefreti binbir yetimin gücüyle buluşacak
tekrar fethedeceğiz karanlık tapınakları
tekrar tekrar yürüyeceğiz uhud dağları’na
bu sefer terk etmeyeceğiz tepelerimizi
bir hamza daha can vermeyecek ellerimizde
safiye gözü yaşlı kalmayacak
ve göreceksiniz ki
fetih suresi’ni hep beraber haykıracağız
mekke ve medine’de
ama en çok da
ama en gür de kudüs’te
getireceğiz hep bir ağızdan tekbirleri
ve bombalara hedef olan kız çocuklarının
intikamıyla döneceğiz levant çöllerine
gazze, tabutu olacak yamyamların
şiraz’da selâsını okuyacağız sapık rüyâların
ve dağılıp gidecek o sis bulutu
güneşin en çok doğduğu o mazlum coğrafya
bir daha güneşe hasret kalmayacak.
biz zalimleri iyi tanırız
ali de iyi tanırdı çünkü onların babalarını
ve zülfikâr uyandığında elbet şu uzun süren uykusundan
göreceksiniz ki,
dünyanın bütün meydanlarını ezbere okuyacağız!
III.
yiğide nâm bulunmaz
ve bulunmaz cenk meydanında korku
ve ilim şehrinin kapısı’nda boşa durulmaz
doğru, eğriye yenilirse eğer
azrail’e soru sorulmaz.
heyhat ki başını kaldırmada dağlar
çünkü koskoca bir ormanda gargat hüküm salmakta
kurtlar, kuşlar, yuvasız kalmış yavru hayvanlar
savunmakta kendi öz yurdunu
ve çağırıp durmakta nebâtat damarlarını
kurumaya yüz tutmuşsa da her şey
kendini yepyeni bir bahara hazırlamakta âlem
ve âhir zaman;
küfür, Hakk’a meydan okumakta – haşa –
işte şimdi köpüren bir deniz olmalı mavilikler
dağlar, yol vermeli mahsur kalan nice kervana
yemyeşil bir hilâlin altında birleşmeli mazlumlar
kana kan, dişe diş bir hesap görülmeli arş-ı âlâ’da
ve mutlaka vurmalı boynunu ayrıkotlarının
cana can gelmeli bu bitmeyen sayrılıkta
tefrîk recme uğramalı;
hem ne buldunuz bilmem ki bu sonu gelmez ayrılıkta!
yiğide meydan sorulmaz
bulunmaz er meydanında korku
ve hayber’in önünde boşa durulmaz
çağırın ebrehe’yi, ebu cehil’i, mülcem’i
ve çağırın merhab bin haris denen kefereyi
bu meydan yiğitler meydanı çünkü
bu kervan şehitler kervanı
zülfikâr gibi bir kılıç elbet
ali gibi de bir yiğit bulunmaz!