Gazze’nin yorgun minarelerinin birinde okunan yanık bir sala ve ardından öğlen ezanı, insanları görünmez bir mıknatıs gibi çekerek yıkık mescitte topladı. Mescidin bü­yük bir kısmı çökmüş, minber toza toprağa bulanmıştı. Mihrap diye ayarladıkları bir­kaç adımlık yeri, taşlardan temizleyip imam için hazırladılar. Bu sabah tek kurşunla şehit olan genç Raid’in cenazesine gelen cemaat, namazdan sonra dağılmamıştı. Şehit babası­nın konuşmasını dinliyordu herkes.

Hüzün sinelere işlemiş, keder duvarlara sin­miş, söz kurşun gibi ağırlaşmıştı. Şehidin babası oğlundan bahsederken ne denli cesur ve gayretli bir gazeteci olduğunu ve böyle bir evlada sahip olduğu için ne kadar gurur duyduğunu anlatıyordu.

Koca koca beton parçalarının ve eğilip bü­külmüş demirlerin arasında kendilerine yer açıp saf tutan cemaat, şehidin babasına ku­lak kesilmişti:

-Oğluma ağlamayın, sevinin; o en güzel yere gitti.

Şehidin babası böyle konuştukça ferahlatıcı bir meltem havaya karışıyor ve cemaat ha­fifliyordu.

Aslında burası denizin kıyısında tatil beldesi havasında kurulmuş, yakamozlu akşamları olan bir sahil kenti idi. Akşam olurken serin dalgalar kıyıyı döver, kumsal kızıla boyanır­dı. Balıkçılar tekneleri ile denize boncuk gibi dizilip hafif dalgalı havayı gözler ve bereket dilerlerdi. Ay ışığının altında serdikleri ağ­larını seher vakti toplayıp türlü türlü derya kuzularını semt pazarlarında satarlardı. Gülmeyi seven ve çalışkan insanların yaşa­dığı bu şehir, mutluluğuyla birilerini kıskan­dırmış, açgözlü vahşilerin iş kabartmış olacak ki eşkıyalar son iki yıldır karabasan gibi üzerlerine çökmüştü. Eli kanlı teröristle­rin saldırganlığı yeni değildi aslında, yıllar­dır sürüyordu ama son zamanlarda tüm sa­atler ölüme ayarlanmıştı sanki. Şehrin kendi halinde yaşayıp giden masum insanları artık cenazeden cenazeye koşuyor, kalpleri birer birer değil sayısız acıyla dağlanıyor, pişiyor, köz oluyordu.

Zalime karşı öfke ha bire bileniyordu.

Şehit Raid’in babası bu soylu öfke ile topla­nan cemaate konuşuyordu. Oğluyla iftihar ediyor ve göğsü kabarıyordu. Raid’i şeha- dete götüren süreci anlatırken hem ağlıyor hem ağlatıyordu: -Birkaç gün önceydi. Genç bir kız okuldan eve dönerken işgalci askerler tarafından sal­dırıya uğrar ve taciz edilir. Kızcağız yalnız başına ve korumasızdır. Silahlı çeteye kar­şı iffetini savunurken oracıkta şehit edilir. Sokak ortasında yok yere işlenen bu vahşi cinayet medyaya yansır. Kızcağızın şeha- det resimlerini gören Raid de bunu sosyal paylaşımlarda yaygınlaştırır ve tüm Müslü­manları duyarlı olmaya davet ederek altına not düşer. ‘Bu sizin kız kardeşiniz olsaydı ne yapardınız?’ Daha sonra da kızcağızı şehit eden askeri bulur ve kızın intikamını alır. İşte işgalci caniler Raid’e orada kıyarlar ve onu tek kurşunla hayattan koparırlar.

Bu acı hikâye cemaatin yüreğini dağlamış- tı. Ama en çok da sokak ortasında yok yere kanı akıtılan o kızcağızın babasını yakıp ka- vurmuştu. Kızının intikamını alıp sonra da şehit olan kahraman gencin cenaze namazı­na o da gelmiş ve en ön safta yerini almış­tı. Raid’in babası konuşurken tekrar o acılı günü yaşadı. İçi alev alev yandı.

İki gözünün çiçeği Danya daha on yedi ya­şındaydı. Güzeller güzeliydi. Akıllı, çalış­kandı. Babasına nasıl da düşkündü. O gün kızını kanlar içinde yerde görünce kolu kanadı kırılmış, dünyası başına yıkılmıştı. Yarasından akan kan bir türlü durmamış; gözünün nuru, ellerinin arasından kayıp git­mişti.

Şimdi kendisi gibi yüreği yaralı başka bir baba kürsüde konuşuyor, acılar katlanıyor­du. Birden kimsenin beklemediği, görülme­miş, duyulmamış bir şey oldu. Raid’in baba­sı gözlerini kendisine dikmiş tüm cemaatin önünde ‘Allah’ın emri peygamberin kavli ile şehit kızın Danya’yı şehit oğlum Raid’e isti­yorum.’ diyordu. Gözler Danya’nın babası­na çevrildi. O, Raid’i görmeden, tanımadan canı gibi sevmişti. Danya’nın babası büyük bir heyecanla:

-Şehit kızımı, şehit oğluna verdim, tebrik ediyorum. Düğünleri Firdevsi Âlâ’da ol­sun, deyince cenaze töreni bir anda düğün alayına döndü. Gözyaşları sel olup aktı. İki şehit babası birbirine sarılıp ağlaştılar. Bu ne görülmüş ne de duyulmuş bir şeydi. Dünya­dayken birbirini tanımayan iki şehidin ahi- retteki düğünleri için sözleşiyorlardı.

Tüm cemaatin önünde Danya ve Raid’in ba­baları ruhları öylesine coşturmuştu ki kalp­ler hüzünle, sevinçle ve hasretle çarpıyordu. Hepsinin içinde ayrı bir acının izi vardı. Kimi anne babasına, kimi kardeşine, torunu­na, komşusuna, kundaktaki bebeğine, evine, eşine, karış karış ellerinden çalınan yurduna, yuvasına ağlıyor; içlenip hasret duyuyordu. Bir yandan da mutlu sona kavuşan şehitlerin murada ermelerine seviniyor, yüreklerine su serpiliyordu.

Yavrularının mürüvvetini görmüş iki baba tebrikleri kabul ediyordu.

Bu benzersiz ve buruk sevinçleri kül yığını­na dönen evlerin yıkılmış duvarlarında yan­kılandı. Tahrip olmuş şehrin virane sokak­larında kuruyup solan bir bahar çiçeklendi. Hayat üfleyip dirilten bir nefes dolaştı cema­atin arasında.

Bu hayat üfleyen nefes belli ki çok ötelerden geliyordu. O ötelerde muhteşem bağlar ve bahçeler vardı. Burası köşkler, saraylar ve insanın canının çektiği tüm meyveleri taşı­yan sık yapraklı ağaçlarla dolu bir ülkeydi. İşte bu ülkede bir yerlerde bir düğün kurul­muştu. Altlarından ırmaklar akan şatafatlı sarayların birinde yapılıyordu bu düğün. Sedef kakmalı, fildişi tokmağı olan bir kapı­dan girilip gümüş merdivenlerle çıkılıyordu bu saraya. Sütunlar altındandı ve pırlanta­dan avizeler sarkıyordu her yerden. Halılar gül yapraklarındandı. Gelinle damat için hazırlanan yüksek tahtlar ise parlak atlastan döşenmişti. Altın kadehlerde baldan tatlı şerbetler en müstesna davetlilerle yapılan sohbetler eşliğinde içiliyordu.

Saf ipekten dikilip yakutlarla süslenmiş ge­linliğin içindeki güzeller güzeli gelin, bir inci gibiydi. Tacı zümrüt, zebercet ve mercan­dandı. Damat ise dolunay gibi parlıyordu sarayın orta yerinde. Kalın sırmalı ipekten yapılmış yeşil elbisesinin kol düğmeleri sa­firdendi.

Birbirinden seçkin misafirlerin oturduğu koltuklar pembe elmaslarla, yerden yüksek şamdanlar ise firuzelerle işlenmişti.

Kırk gün kırk gece süren ve ardı arkası ke­silmeyen ikramlarla hayallerin çok ötesinde olan, görkemli, ihtişamlı, dillere destan bir düğündü bu. Mutlulukları daim oldu ve bu yerlerden bahtiyarlık hiç eksik olmadı. Burada ne bir boş söz ne de incitici bir laf duyuldu. Süt ırmakları tatlı tatlı şırıldadı ve insanlar pınar başlarının hoş gölgeliklerinde serinledi.

Altın tepsilerde yemekler ikram edilen bu sonsuz mutluluk ülkesi dünyadan çok uzakta, yıkık bir mescide ve toza toprağa bulanmış bir mihraba çok yakındı.



Bu yazıyı paylaşın