“Ne kadar geçti şimdi tam bilemeyeceğim, ama çok geçti, çok zaman’’ dedi.
“Neyin üstünden çok zaman geçti,’’ diye sorsam mı? O zamanlar kendine dahi itiraf etmediği ve açıkça hiç sahiplenmediği şeyi ya da şeyleri, anlatmasını bekleyebilir miyim şimdi ondan? Ya da hiç ondan beklemeden, onun adına, onun sözleri kadar kapalı bir cevap verebilirim: Ömrünün en güzel baharları üstünden geçti bu zaman. Ömrünün baharını, saygınlığına ve olgunluğuna pek de yakıştıramadığı, ya da düzeltirsek başkaları ona yakıştıramadığı için; seyretmek kabilinden geçirdiği baharlar…
Ne zaman görsem onu ya da ne zaman hatırlasam; aileyi, çevreyi, şartları, bütün kaide ve kuralları yeniden hesaba çekerim. Toplumsal baskıların onun gibi zeki fakat yumuşak başlı – bu kadar yumuşak huylu bir insanın saygınlığını hala nasıl koruyabildiğini de anlayabilmiş değilim- insanları, şartlanmışlıklar içinde boğmasına tahammül edemem. Hani diyebilsem: “Her şeyi yüzüstü bırakıp da, buralardan git, kendin olabileceğin bir yere git,’’ diyeceğim. Ama öyle yaklaşılmaz ve yaklaştırmaz bir ağırlığı var ki, hiçbir şey diyemiyorum.
Bu yaklaşılmaz ve yaklaştırmaz ağırlık da ne? Neden korkuyor, neden söyleyemiyorum? Desem, “sen kimsin de bana akıl vermeye kalkıyorsun,’’ demeyecek, öfkelenmeyecek, belki yumuşak ses tonuyla itiraz bile etmeyecek. Biliyorum, kimi zaman gülümseyerek, kimi zaman çok ciddiye alarak dinleyecek beni, belki konuşmanın akabinde onu düşündüğüm için nazikçe teşekkür bile edecek; evet, muhakkak edecek, ama yine de değiştirdiği bir şey olmayacak. Bir tezat mı var, hep aynı kalıp içinde yürüyen veya görünen bir adam.. ve uysallık, esneklik…
Bu adam hiç değişmiyor mu? Sanki hiç değişmiyor ya da uzun zaman içinde fark edilmeyecek cüzi değişiklikler geçiriyor da, bana hep öyleymiş gibi geliyor. Bakınca, her şekil yerli yerine oturmuş, her düşünce ağır başlı, uçarı ve tutarsız bir yanı yok, pişmanlık emaresi gibi bir şey de. Ama kırk bohçaya sarılı, naftalin veya lavanta kokulu hayalleri ve yaşanmamışlıkları ortaya saçılsa, renk vermez bir halde aynı tavrı sergileyebilir mi? “Ne mümkün,’’ diyemeyeceğim? Ezberlerimi bozdu çünkü. Eğer bu adam başka biri olsaydı veya ben…
Nasıl başarabilmiş bunu, hani ben olsam, sırf başkaları yüzünden elimin altındaki fırsat ve imkânları ittiğimden, kaybettiğimden dolayı şiddetli şekilde pişmanlık duyar, üzülür, belki de hep başkalarını suçlayabilirdim. Benim böyle yapacağım iyilikten ne çıkar? Bir şey çıkmaz elbette, zaten böyle bir iyilik de, iyilik olmaz. Ama yine de suçlayabilirdim. Ona gelince; onda ne başa kakma var, ne bir suçlama, ne yaptıklarına dair en küçük bir ima, ne bir sitem, ne de kaybettiklerinden dolayı bir hayıflanma. Ben ne kadar bencilsem, o da o kadar başkaları için yaşayan biri. “Her şeyi yüzüstü bırak git,’’ demek istemem bile, bencilliğimden başka ne ki?
Neden onu düşünüyorum? Yoksa seyretmek kabilinden geçirdiğini sandığım baharların içinde daha mı fazla yaşanmışlık var? Daha mı dolu? Sözde iyiliğini isterken, iyiliklerinden mi çekip koparmaya çalışıyorum. Ya da fazla iyi olması, iyi olamayan beni rahatsız mı ediyor? Bak dürüstüm bugün kendime karşı -onun pürüzsüz aynasında dolayı-.
“Çok zaman geçti, çok,’’ sözüyle, acaba başka bir şeyi kast etmiş olmasın? Belki de peşin hükümlülükle önceden onun için seçtiğim kaftanı giydirdim üzerine. Hemencecik boş bir kalıba koyup tanımlamaya çalıştığım kişi, aslında o kadar çok yönü sığdırmış ki bir kalıba. Hangi gömleği çıkarsam altından başka bir gömlek çıkıyor. Hem Şeyh Galip’in dediği gibi: Merdüm-i dide-i ekvan olan… (Varlıkların gözbebeği olan) insandan bahsediyorum. Elbette ki daha temkinli, daha insaflı ve toleranslı yaklaşıp hoşça bakmalıyım.
Hoşça bakıyorum aslında, ama yine de garip, bir tuhaf bakış bu. Sanki haddimi aşarak, onu, bir hamur parçası gibi şekillendirmeye, yeni bir düzene koymaya mı çalışıyorum? Ne hakkım var buna? Güya onu sevdiğimden ve iyi bir yerlere gelebileceğine inandığımdan… Ama ben inandıklarımın kaçta kaçını yapabildim ki, başkalarına yaptırmaya kalkıyorum. Hem bu hakkı kim verdi bana? Ne için olduğunu bilmediğim sıkıntılarım, üzüntülerim mi?
Evet, onu düşününce üzülüyorum, hele karşımda görünce uzun zaman tesirinden kurtulamıyorum. Yoksa o bir mihenk taşı da, kendim için mi üzülüyorum? Yine Şeyh Galip diyor ya:
“Ey dil, ey dil niye bu rütbede pür gamsın sen’’
Evet, tam da benim halim. Neden bu kadar gamla doluyum? Neden o çıkıp gidince de meselesi bitmiyor? Bazı insanların, bazı insanlardan rahatsız olmasının bir sebebi de bu galiba. Hatırlattıkları, düşündürttükleri, hissettirdikleri… Ne insanlar ama!
Şiirin devamını okuyorum:
“Gerçi virane isen…’’ Bu benim kırık dökük, eksik, kusurlu ve hüzünlü halimin tasviri diye burada bitirecekken, şiirin yarım bıraktığım mısrası dilime dolaşınca sonrakileri de okuyorum:
…genc-i mutalsamsın sen
Secde-ferma-yı melek zatı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akvamsın sen
Ruhsun nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak’sın mesel-i İsi-i Meryemsin sen.’’
Bu tanımlar eşliğinde insana bakmak… Varlıklar içinde en kâmil, kıymeti en yüksek, en yüce, diye bakmak ve Allah’ın sırrı diye bakmak… Bu muammayı çözememem boşuna değil demek. Çözülmemesi boşuna değil. Şimdi ona şekil vermeye kalkmam mümkün mü? Hem hangi cesaretle? Hala gamla dolu, yıkık dökük de olsam -bu arada tılsımlı bir hazineymişim ben-; “Ben neymişim ve insan ne?’’ “Ve insan ne?’’ Ve bir de ayrıcalığını, dokunulmazlığını görebiliyor musun insanın?
Şimdi…
Kim irdeleyebilir onun hayatını kendinden başka…