Dilencinin Oğlu Muradına Erdi mi?
Meğer dilenci ve oğluyla konuşmam için beni zindana gönderen padişah, yanında güzeller güzeli kızı olduğu halde peşim sıra gelip bütün konuşulanları gizli gizli dinlemesin mi? İşte o an padişah, Kaknüs’ün kanadına o letafetli renklerin de saf altın harflerin de güneşten geldiğini anlamış. Güneş varsa mor var, kızıl var, mavi var. Sarı, yeşil, al… Güneş varsa yakıcı ışık saçan saf altın harfler var. Güneş olmasa Ay’ı nereden görürdük? Güneş olmasa yağmur nasıl sulardı toprağı? Güneş olmasa nasıl can bulurdu kâinat? Kaknüs’ün kanadı da güneş olmadan bir hiç değil mi?
Ey ruhunun güneşini söndüren gafil adam! Sen hiç görmez misin içinin Kaknüs’ün kanadı gibi kömür karası olduğunu? Güneşten uzak olan, onun yokluğunu nereden bilsin? Bütün dünyayı zifiri karanlık sanırsın. Ne olurdu şu kör karanlık zindandaki dilencinin oğlundan ibret alsaydın. O zaman gölgelere takılmaz, içinde taşırdın güneşini.
Padişahla kızı dilencinin oğlunu gözyaşlarıyla dinlemişler. Onun o bitimsiz aşkının, aşkın gerçek sahibinden olduğunu bilmişler. Padişah, kızına ondan iyi koca, tahtına ondan iyi bir varis bulamayacağını anlamış.
Ben daha zindanda dilenciyle oğlunun yanından çıkmadan baba kız gözyaşlarına gark olmuş geldiler yanımıza.
Padişah nedametle konuştu dilencinin oğluna:
“Ey oğul! Ben göremedim senin içindeki hakikatin ışığını. Gölgeler oyununda asılıp kaldım. Meğer aşk varsa nefes alırmış ruh. Aşk varsa dönermiş Dünya. Aşkın boyasıyla boyanırmış cümle mahlukat. Aşksız, tahtım kuru bir dal; tacım, bahtım yalanmış. Bundan böyle kızım da tahtım da senindir.”
Padişah gözyaşlarını silerek bana döndü:
“Ey Haris! Yükünü aşktan yana tutmuş garip seyyah! Yerde boylu boyunca duran şu kömür karası kanadı al da git! Emaneti sahibine ulaştırıp af dile. Bildim ki Cenabı Hak onu merhametinden görevlendirmiş.”
Haris Ölüyor mu?
Zindandan dışarı çıktığımda korkunç bir sıcaklık yumruk olup göğsüme çökmüş, nefes almama izin vermiyordu. Padişahın verdiği adamlar ve atlı arabalarla Kaknüs’ün kanadını saraydan çıkardık. Derhal onu limanda demir atmış gemilerden birine yükleyip doğruca Kaknüs’ün olduğu yöne yelken açtık. Kıyıdan iyice uzaklaştığımızda Kaknüs’ü denizin ortasında tek kanadını kapatmış, ağlar vaziyette bulduk. Güneş üstümüze kızgın oklarını mızrak mızrak atıyor, bedenimiz kavrulacak gibi oluyordu. Kaknüs, kömür karası kanadını görünce iyice perişan oldu:
“Allah’ım! Senin şu kullarının aç gözlülükleri kendi sonlarını hazırlayacak. Kendi yaktıkları ateşte kavrulacak bedenleri.”
Sonra bana dönüp şöyle dedi:
“Ey Haris! Güneş, dünyayı yakıp kavurmadan tez yerine koy kanadımı!”
Kaknüs, kanadına kavuşur kavuşmaz doğruca göğe havalandı. Ateşin etrafında el pençe divan duran pervaneler gibi göğsünü açtı. Tam da güneşin önüne gelince kanatlarını onun yakıcı oklarına siper etti. Kanatlar müthiş bir gürültüyle açılıp kapanıyor, gök gürültüsüne benzer sesler çıkarıyor, şiddetli bir rüzgâr esiyordu. Güneşin o yakıcı zerreleri kömür karası kanadın üzerine düştüğünde renkler çiçek olup açıyor, Kaknüs yine morlu kızıllı o parlak tüylerine kavuşuyordu. Güneş, şefkatli bir anne eli gibi Kaknüs’ün kanatlarına dokundukça yine o saf altın harfler beliriverdi. O harfler yan yana gelmiş şöyle yazıyordu:
“Ne dünya ne sema yarattı beni. Ne de ateşten kanatlar… Beni yaratan, Güneş’in ve yerin göğün sahibi.”
Kaknüs, kanatlarını iyice gerince güneşin alevden okları üzerimizden çekildi. Göğsümüzdeki o ateşten yumruk kalkınca hepimiz rahat bir nefes aldık. Kaknüs’ü orada bırakıp tekrar kıyıya yanaştık.
Padişah beni kızının düğününe davet etmiş olsa da yolcu yolunda gerektiğinden düğüne katılamazdım. Herkesle vedalaşmak için saraya vardım. O cennet bahçeyi geçip huzura varmak için merdivenlerden çıktığımda başveziri karşımda buldum. İnsanın çehresinin hâli gönlünün aynasıdır. Başvezir hiddetinden kudurmuş şöyle söylüyordu:
“Ey ahmak, benim bütün planlarımı alt üst edip böyle kolayca kaçabileceğini mi sandın? Dilencinin oğlunu zindana attıran bendim. Bilirdim padişahın kızının da onda gönlü olduğunu, lakin cüret edip de babasına söyleyemezdi. O ahmak aşığı öldürtüp padişaha damat olmaktı muradım. İşte o zaman tahtın tek varisi de ben olacaktım. Madem eremedim muradıma, şimdi senin canını almak haktır!”
Başvezir, son sözlerini bitirmeden göğsümün sol yanına keskin bir hançer saplandı. Yüreğimin üzerinde başlayan o acı, dalga dalga bütün bedenime yayılıp gözlerimde fer, dizlerimde takat bırakmadı. Sesler, uğultular, bağırış çağırışlar, koşturanlar, beni tutanlar, sarsanlar, oluk oluk kanayan yarama bastıranlar, kucağında taşıyanlar, hekim diye haykıranlar, gözyaşı akıtanlar hepsi ama hepsi usul usul gözlerimin önünden kayıyor; bense bütün bu seslerden ve gölgelerden yavaş yavaş uzaklaşıyordum. Artık her şey geride kalmıştı. Gölgelerin dünyasına veda edip beden elbisemi üzerimden çıkarmaya hazırlanıyordum.
Benim için endişelenen onca insanın arasında müthiş bir gürültüyle yere düştüm.
Haris Gözlerini Açıyor
Gözlerimi açtığımda izbe bir han odasında ateşler içinde yatıyordum. Göğsümdeki hançer yarası sızım sızım sızlıyor, geceyle gündüzü, düşle gerçeği ayırt edemez bir hâlde kıvranıyordum. Bu bitmek bilmeyen sancıların kucağında yatağıma doluşan ifritler, periler, yedi başlı ejderler beni oradan oraya savurup mecalsiz bırakıyordu. Hele o ifritlerden biri yok mu, içlerinde en büyüğü, en acımasızı… Bîmecal yattığım vakitlerin birinde ta ense köküme kadar yanaşıp canıma kastetmişken birden kuyruğunu sıkıştırıp kaçarak gitti. Soysuzlar sizi! Hele bir iyileşince gözüme görünün de kılıcımın tadından nasibinizi alın.
Daha yiyecek ekmeğim varmış ki bir sabah dizlerime derman geldi, ayağa kalktım; aşağıya indim. Pala bıyıklı, şiş göbekli, iki kaşı arasına bir karınca sürüsü taht kurmuş hancıya çorba istediğimi söyledim. Neyse ki çorba, hanın kendisi kadar kötü değildi. İçime sıcak bir şeyler aktıkça gözüm açıldı. Zamanı kestiremesem de nerede olduğumu hatırladım. Babil’deydim.
Az sonra hanın kapısı aralandı. Güneş ansızın süzülüverdi içeriye. Önce kör etti gözlerimi bu ışık; sonra o gözler yavaş yavaş açıldı ya bu sefer de gözlerimin bana bir oyun ettiğini sandım. Bir insan bu kadar mı güzel olurdu? Sandım ki Hz. Yusuf çıkagelmiş. Ona bakan bir çiçek bahçesi gördüm sanırdı. Kakülleri kıvrık, kuzgun gibi siyahtı. Gözleri akar sular kenarındaki güvercinler gibi cıvıl cıvıldı. Yanakları sanki hoş kokulu çiçek tarhları, dudakları mür yağı damlatan zambaklardı. Elleri yaz bulutları kadar sakin, bacakları kaya gibi sağlamdı. Araladığı kapıdan bir bahar rüzgârı vurdu yüzüme.
İşte kıyısında güvercinler eğleşen bu güzel yüz, bu kara kaşlar, bu cesur bakış… Hele gözlerimi alan o gümüş eller… Nasıl tanımam ifritleri dağıtan bu eli?
Bu benim kardeşim Seyfelmülûk değil mi?