Kar yağdı, yağdı. Sadece karı izledim. Yapılmakta olan bir resimdi kar; ressamın, yalnız beyaz boyasıyla bir şaheser çıkıyordu ortaya, bu resmi izledim. Bazen de sanattan sanatkâra ge­çip ressamı izledim. Güneş görünürlerde yoktu, arada bir güneşi özledim. Kitapları özledim, okumayı. Yeni bir kitap almıştım koltuğumun altında, onu merakla okumayı özledim. Yine de öylece kaldım. O yağdıkça ben baktıkça anımsadığım, güzel hatırası olan eski bir şarkı gibiydi kar, usulca, incitmeden ve incinmeden dinliyor, dinliyordum. Belki de kar hafifliğine öykü­nüp hafiflemiş olmamdı, beni burada, bu kadar uzun süre alıkoyan. Belki de göz alabildiği­ne yayılan, uzayan beyazın cazibesindendi gözlerimi ondan alamayışım. Yeryüzünden çok, zamanın örtüsü gibi geldi bana. Zaten üstü açık zamanlar istemiyordum. Neymiş o geçmişe bakmak, neymiş o geleceğe bakmak, sadece yağana/şimdiye bakmak…

Ben ortasında dikilmiştim bu zamanın, bu bulutlu gri göklerin altında karla birlikte vardım. Neden vardım’ı düşünmüyordum, neden durduğumu da. Düşünmenin bedeli vardır, ağır bir bedeli; durmanın o kadar değil. (Mesela, kalp atışlarımı dinlememin bedeli var. Dinle­mek, bir nevi düşüncenin ayak seslerine kulak vermektir. Hayır, hiçbir yoğun hissin, tutkulu fikrin veya bir aşkın sıra dışı çarptırışını demiyorum, sıradan çarpışını duymamın bile bedeli var. Yalnız bu çarpışını duysam, “Yaşıyorum” derim, “yaşıyorum!” Ve “Yaşıyorsam” derim, “yaşadığım hayattan sorumluyum.” Ve böylece, sayısız sorumluluklarım sıralanır önümde; gözlerimi kapamak isterim, kapayamam, bir bir çöker ağırlıkları omuzlarıma. -Bir gün omuz­larım da çöker mi?-) Evet, durmanın o kadar değil. Durmuşum işte bu kadar. Kar beni baştan çıkarmış, yolumdan alıkoymuş, durmuşum. En fazla yapacağım işler kalmış, gideceğim yere geç kalmışım veya gidememişim. Kısacası boş vermişim zamana, durmuşum. Zaman çenge­lini çok takar bana, zamana boş vermek her zaman yapacağım iş değil. Ama işte nasılsa bir anlığına kancasından kurtulmuşum. Bu fırsatı bulmuşum. Ve biraz uzaklaşmış gibi kendim­den, durmuşum. Ya da bembeyaz ve derin bir soluk almayı denemişim. Susmuşum, kendi sözcüklerimi değil, kalp atışlarımı da değil, kar tanelerini dinlemişim. Kendi adımlarımı de­ğil, yelkovanın saate koşusunu değil, karların düşüşünü izlemişim.

Ve izliyorum.

Baktım, baktım, “Kar şiir gibi” dedim. Ardından “Şiire şiir yazar gibi kar’a şiirler yazayım” dedim, fakat düşünürüm diye vazgeçtim. Düşünmek canımı acıtıyor nicedir, hüzünlü ruhumun sayfalarını açıyor, okumak istemiyordum o sayfaları, vazgeçtim. Baktım yalnızca. Kar tane tane çiçekti, ama rengârenk çiçek değildi, gökkuşağı değildi, daha çok buluttu, sanki de bütün renkler beyaza susamışta onun içine saklanmışlardı. Susuzlukları dininceye kadar da onun örtüsü altında kalacaklardı ve sonra görkemli bir dönüş yapacaklardı. Adı bahar olacaktı. Ama şimdi saklanmışlardı. “Ben de bu karda kendimden saklanabilsem” der demez, “hayır” diyorum, “böyle dikilip durmam bu kar ortasında iyi. Bu görsel iyi, bu duruşum iyi. Binlerce kar tanesi kalabalığı ve kar yalnızlığı iyi. Ben bunların ortasında ve içinde iyiyim.”

Sadece dikey bir evrenmiş gibi vücut evim, dikiliyorum. Kar başımdan aşağı yağıyor. Üzerim­deki siyah giysinin üzerine bir birikim oluşuyor karlardan. Siyah-beyaz bir sütun gibi dikil­miş duruyorum. Hareket etsem bir kısmı dökülecek üzerimden; bu kıpırtısız, yalın sükûnete ihtiyacım varmış gibi, etmiyorum. Ezan okunuyor. Hangi ara ikindi akşama kavuşmuş? Yu­muşak, yumuşacık kararırken ortalık farkına varmamışım. Birden kendimi bir saat kulesi gibi görüyorum. Başımdan aşağı zaman yağıyor. Karla zaman birbirine karışıyor. Bir saniye bir milyon tane, iki saniye iki milyon tane, beş saniye beş milyon tane… Bazen zaman yetişmiyor, bazen kar yetişmiyor. Hızla dönmeye başlıyor başım, yoksa kalbim? Başımla kalbim de bir­birine karışıyor. Sükûnetimi ne bozdu? Saat kulesi olup da zamanı hatırlamamam mümkün mü? Zamanı hatırlamam bozdu elbette ki. Bitti dingin tavrımız. Usuldan çıkan rüzgâr gittikçe şiddetleniyor. Yolun ötesindeki evlerin balkonlarından birin­de bir rüzgârgülü dönüyor, dönüyor. “Bir çocuk olmalı o evde” diyorum. “Belki pencereden şimdi rüzgârgülünü izleyen. Belki de şimdi uyuyordur. Belki de başka oyuncaklarıyla oyna­yıp rüzgârgülünü unutmuştur. Ama rüzgârı bekleyen rüzgârgülü rüzgârla dönmeyi unutma­mıştır.” Bu arada fırtına çıktı, karları savuruyor, karlar yüzüme çarpıyor hırçın hırçın. Elimi yüzüme siper ediyorum, yeterli olmuyor. Çünkü yarısını ancak kapatabiliyorum seyretmeme engel olmasın diye. Elimin üstüne çarpan karlara bakarak “Öyle yumuşakken rüzgârla birle­şince bu hırçınlık nedir” diyorum? Yetmiyor, uyarıyorum: “Kar, uyma şu rüzgâra, senin ak pak fıtratını bozdu” diyorum. Dinleyen kim, bir kez kapılmış rüzgârın rüzgârına. Dinleyen kim? Elim buz kesti sanki, ıslak ve kızaran elime bakarken, durduğum yerde kalamayacağımı anlıyorum. Rüzgâr bu soğukluğu sokmasaydı aramıza mutluyduk ve henüz ayrılacağım da yoktu ya. “Madem dünya durmamış gitmiş, hem de çok soğuk, ben de gideyim beni bekle­yen yollara artık” diyorum. “Herkese, karlara ve saat kulesine iyi akşamlar. Seni geç fark ettim kusura bakma, sana da iyi akşamlar sokak lambası” deyip yola koyuluyorum. Yol boyu sokak lambalarına “iyi akşamlar” diyorum. Sokak lambalarının tek tek yakınlarında durup, bir de sokak lambasının projektöründen net bir şekilde karın yağışını seyrediyorum. Sonra görüş alanımdaki sokak lambalarının hepsine birden bakıyorum, fener tuttuklarının -uzaklıklarına göre- kimi bir sütun, kimi oval bir halka, kimi bir demet, kimi bir avuç kar taneleri. Çoğu kez de, rüzgârdan dolayı, ışık içinde darmadağınık uçuşlar. Lambaların yanından ayrılırken, “Işığınızla kar ve akşam bambaşka bir güzellik kazandı” diyorum, tekrar “iyi akşamlar.” Böy­lece, yollarda da epeyce bir zaman geçirerek yürüyorum. Yağmakta olan karlar da benimle geliyor, saat kulesi de, dikilmeyi bıraktığım hâlde kendimi hâlâ saat kulesi olarak görüyorum. “Neyse” diyorum “en fazla eve kadar gelebilirsiniz benimle sonra evin dışında kalırsınız.” Yürüyorum, yürüyorum, ara ara durup seyrediyorum sonra yine yürüyorum ve nihayetinde giriyorum evden içeri. Hemen pencerenin önüne geçip dışarıya bakıyorum.

“Gözüm hâlâ dışarıda” diyorum. “Gecede kardan aydınlık” diyorum. Tekrarlıyorum farkında olmadan “Gecede kardan aydınlık. Gece de… “

Apansız dışarıdaki karı kıpkırmızı görüyorum. “Kar değil kan! Kan bu! Beyaz nasıl kıpkırmızı oldu?” Bir ezgi dolanıyor dilime “Bir sabah gelecek, kardan aydınlık” diyorum. Birden iki gün önceki Filistin konulu bir programda bu ezgiyi çaldıklarını hatırlıyorum. Olanca üzüntüyle “Hı hı, gelecek, gelecek” diyorum. “Bütün bir ülke kan ve yıkım, ölen, sivil ve çocuk ayrımsız, binlerce can. (Neyse ki, şehitler ölmüyordu da, onlara ölü demeyeceğim.) Yine de sormadan edemiyorum: Ne zamana gelecekmiş bu kardan aydınlık? Kar bile kan kesilmişken? Ne za­man? Keşke savaş kelimesini tüm sözlüklerden ve tüm ağızlardan silseydim de sadece Barış kalsaydı. Acaba barış sadece ölüler için mi” diyorum? “Birbirlerini vurup yan yana düşmüşler toprağa ama birbirlerini tekrar öldürmeye yeltenmiyorlar. Eğer öyleyse göremeyeceğim de­mektir barışı. Ve kimse göremeyecek demektir (bütün insanlara yazık oldu). Keşke dışarıda donsaydım hiç gelmeseydim eve. O kar beyazlığını yitirmeseydim.”

Düştüğüm hüznü ve karamsarlığı görünce, kendime, “Bu parçayı umut vaat etmek için çal­mışlardı” diyorum. Açılış bu ezgi ile başlamış, salon dolana kadar da devam etmiş, ben ve benim gibi zamanında gelenler ise yaklaşık kırk beş dakika bu ezgiyi dinlemiştik. Kapanışta bununla olmuştu. Şöyleydi bir dörtlüğü: “Vurulup ömrünün ilkbaharında / Kanından çiçekler açar yanında / Cümle şehitlerin omuzlarında / Bir sabah gelecek kardan aydınlık…”

“Fazlasıyla şehit vardı, hadi gelsindi artık!” Kendime “Sus lütfen” diyorum “yeniden karı görmeye çalış.”

“Gergin uykulardan, kör gecelerden / Bir sabah gele.” O bir sabah ne zaman gelecek? Yete­rince gergin hatta gerginlikten çatlak çatlak değil mi uykular; zindan içindeki zindandan daha karanlık, bir duyusunu değil beş duyusunu da yitirmiş kat kat kör değil mi geceler?

Kendime tekrar “Sus lütfen” diyorum “yeniden karı görmeye çalış, yeniden karı görmeye çalış.”

Bakıyorum, bakıyorum, gözümdeki saflığı bozulsa da, evet, kar aynı şekilde yağıyor. İsteye isteye mi yoksa istemeye istemeye mi, bilmiyorum, perdeyi beyaz karanlığa çekip, ışığı açı­yorum.

“Hâlâ saat kulesi miyim?”

“Evet.”

“Otursam?”

Sandalyeye oturuyorum. Saat kulesi masaya yıkılıyor birden. Devrik bir saat kulesi. Bakıyo­rum, kartopları gibi zaman yığıntısı masamda. “Madem masama kadar geldiniz ve nakşedil­diniz belleğime, yazayım sizi” diyor ve yazıyorum. Kartopları eriyor eriyor. Yalnız kırmızı kartopları, hayır, onlar erimiyor.

Bu yazıyı paylaşın