sevginin yetmediği günler kalmıştı elimde
bundandır gömleğim kana bulanmış,
öylece duruyordu yatağımın önünde.
sesim titriyordu ve gözlerim,
gizli kalması gereken bir cinayete
şahit olmuş gibi telaşlı ve ürkekti.
bir şeylerin sonu gelmiyordu
meselâ, beni sürekli aşağılayan gözlerinin.
iki göz arasında kalmıştım zemheri ortasında
biri, benden bana doğru savruluyor
diğeri, senden bana.
söyle şimdi, nasıl toplarım çocukluğumu sokaklardan
sen, böyle kastederken, en ergensi yanlarıma!
eşyalar dolusu kıtlık her yerde
görgüsüzlük, olanca hışmıyla kol geziyor
bütün ama bütün caddelerde
uykularımı çekip alamıyorum bu uğultudan
ve dünyayı en baştan kuramıyorum, kendi açımdan.
binlerce yıldız var oysa gökte, sayısız belirsizlik
nedense dönemiyorum, gittiğim hiçbir yerden.
mesafeler tanımıyor beni
ben, onlara durduk yerde omuz atarken.
kaç sabahsız gün sayarım size
siz daha uyumamışken.
hatırlamak mı? o benim çok eski bir bilgeliğimdir;
taş devirlerinden beri nam salmıştır her yere.
unutmak, uzun hikâye. oysa ben, kıssadan hisse
varırım hep, dönmek
istemediğim onca adrese!
kimim ben, neyim ve nerde başlayıp da biter
bu sonu gelmez sersemliğim? işte böyle diye diye,
koskoca bir evren büyütürüm kendi hiçliğimde,
el değmemiş, körpe bir çiçek diye!
peki ama niye?
durup dururken bir ara,
gövdemi doğuda bir yerde unutmuştum;
uykuyla uyanıklık arasında sanırım
ya da bir reenkarnasyon anında.
ve tam karşımdaki yanılsamayı
hint denizi sanmam da bunun
ertesi günüydü, ah tanrım
ah tanrım, yoksa ben kendimi
daha önce nereden tanırdım!
ne çok şeyi bilmemezlikten geliyordu zaman
ki o sebepten tarih, kör ve sağır
bir senaryoya benziyordu isa’dan önce
ve sonra, bütün seher vakitleri.
neyin kıymeti bilinmemişse
ona muhtaç kalıyordu herkes ve her şey
neyden çok emin olunmuşsa şayet
ondan pişmanlık duyulmuştu
çünkü böyledir çünkü böyle gerekmiştir
gereken ne ise o olagelmiş
ve gelecektir, çünkü.
hiç kuşkusuz;
ölüm ve şüphe tek gerçektir!