Sezai KARAKOÇ’U Yazmak İsterken – IX –

BAYAN YAZAR – Peki, ya biz?
BAY ŞAİR – “Bizse sesleniyoruz cehennemden’’ diyor ve şöyle devam ediyor:
“Bizse sesleniyoruz cehennemden
Bataklık ve her türlü kir içinden
İnkâr umursamazlık körlük
Her türlü putlaştırma ve madde-taparlık
İlkin bu kötülük ağını yırtmak gerek
Köleliklerin çelik zincirini parçalamak
Ruhları çekip götürmek yeni bir dünyaya
Eritip arıtmak bir yüksek fırın potasında
Her türlü cüruftan pastan arınmalı maden
Arınış, büyük arınış gelmeli ateşten
“Ruh arına arına özgür olmalı
Tanrı’ya yaklaşma halini bulmalı
Kitabın bir ödevi bu
Çağdan çıkarıp ebedi çağa götürme oyunu
Namaz için abdest gerektiği gibi
Ve okuyan, eserin sonunda bulur nasibi
Son gelmiş Ulu Tapınağa varmışlar
Yazan ve okuyan
Allah’ın önünde secdeye kapanmışlar
Perde kapanırken bu sahne
Daha yakışmıyor mu günümüze…’’

BAYAN YAZAR – (Heyecanla) Evet, çok yakışıyor hem de, hem de çok! Perde kapanırken,
bu secdeye varmışlar sahnesi, sence de, çok daha güzel olmaz mı? Secdeye varıp kalsınlar
öyle. Monna Rosa’dan vazgeçelim mi?
BAY ŞAİR – “Eskiler mutlu kişilerdi her an ve her zamanda
Tanrı’ya yakaracak bir halde ve bir durumda
Bir çağdayız ki eskilerin başladığı bizim sonumuzdur
Sonumuz olsa yine ne mutluyuzdur’’

BAYAN YAZAR – Ne demek istedin şimdi? Sonunda bile, yazan ve okuyan, secdeye
kapanacak kadar dahi olmuş değil midir? Hiç olmamış, olamamışlar mıdır?
BAY ŞAİR – Neyin olmuş, neyin ölmüş olduğunu bilmiyorum. Bulutun içinde gülün özü
döğülürken, bir ilgi varken ölenle bulut, doğanla güneşe arasında, bilmiyorum… Kerpice
kattığım gülle duamla, kır ortasına saldığım mezarlarımla, ve tabutla değiştireceğim tabiatı
derken, neyin olmakta mı yoksa ölmekte mi olduğunu; neyin yeniden dirilmiş olduğunu
bilmiyorum. Ve, baka baka ayı uçurumlaştıranlar derken, ne olduğumu ne olduğumuzu
bilmiyorum.
(Susar.)
BAYAN YAZAR – Şimdi başa dönmeyi daha çok istiyorum. Geçmişe dönebilsek…
BAY ŞAİR – Nasıl olacak o?
BAYAN YAZAR – “Tükenin var olun varlığıyla Varlığın / Ki göreceksiniz kesin kesin /
Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin / O’dur var olan var eden / Biçim veren değiştiren /
Dağıtan toplayan / Hiç olmamışa çeviren / Bir çırpıda gelip / Geçmişe döndüren zamanı’’
BAY ŞAİR – (Düşünceli) Biz şu an vardığımız yerde olalım. Gülleri saçtığım bu yerde.
BAYAN YAZAR – Burada kalalım mı? Sanki de dört duvarın hapsinde kalır gibi… (Okur):
“ – Bahar gelmiş Yusuf / Çok düş gördük / Gül getirilmiş hapishaneye / Çok düş yorumladın
ama / Henüz çıkamadık geniş / Ve aydınlık yeryüzüne / Bir gül getirilmiş / Ama aşamadık
duvarları / Çıkamadık gül / Bahar ülkesine’’
BAY ŞAİR – Hayır, burada kalalım demedim. Burada olalım dedim. Aralıksız çalan şu Ay
Işığı Sonatı’nda, okuduğumuz şiirlerde, hissettiklerimizde, söylediğimiz sözlerde, bizim
onları sahiplenişimizde ve onların bizi sahiplenişinde, mezarı gül tablosuna dönüştürdüğümüz
(eliyle resmi gösterir) şu resimde; kısacası bu odada bulunuşumuzla, bu zaman diliminde
oluşumuzla, ve bu zaman diliminde andığımız Sezai Karakoç’la, şair ve yazar kimliğimizle ve
biz olalım. Her şey böyle olduğu gibi güzel, değişsin istemem hiçbir şey. Her şey olduğu gibi
böyle; bu kesit, bu oda ya da bu sahne, bu dekor, sen ben ya da iki oyuncu… perde kapanana
kadar işte… öncesi ve sonrası demeden, şimdi, şu ana yaraşır olanı yapalım.
BAYAN YAZAR – “Arkadaş gel koparmayalım çiçeği / Dalında seyredelim / Onun
esintilerle gelen kokusuyla yetinelim’’ diyorsun.
BAY ŞAİR – Evet. “Ne fazla uzağa git ne fazla yaklaş / Bu tabloyu gör lütfen istediği
mesafeden’’ diyorum. En iyisi bu… Monna Rosa sınırında kalalım.
BAYAN YAZAR – Şairinin bile kitabına çok sonradan aldığı şiiri Monna Rosa… Karakoç bunu
istemezdi.
BAY ŞAİR – Biliyorum. Ama onu anlatmak amaçlı, onun şiirini temsil amaçlı bu şiiri
almıyorum ki; şimdi bulunduğumuz bu ortama ve bu hâle, bu şiir daha uygun ve daha çok
yakışır diye alıyorum.
BAYAN YAZAR – Daha uygun mu?
BAY ŞAİR – Değil mi? Sence de o şiirle örtüşür bir atmosfer yok mu burada?
BAYAN YAZAR – (Bir an düşünür. Ve düşünceli bir hâlde) Hı hı, var galiba. Şey… sanki
atmosfer yerine -daha açıklayıcı bir ifade için- başka bir kelime de kullanabilirdin.
BAY ŞAİR – Evet, kullanabilirdim, hatta dilimin ucuna dek geldi, son anda geri çevirdim o
kelimeyi.
BAYAN YAZAR – Neden? Kelimeden ne istedin?
BAY ŞAİR – Seni düşündüğümden.
BAYAN YAZAR – Kelimeyi değil beni düşündün demek, teşekkürler… Söylenmemesi için
ben nasıl bir nedenim?
BAY ŞAİR – Senin bundan memnun olmayacağını dahası rahatsız olacağını bildiğimden.
Bir de ne desem yazacağını bildiğimden. (Kendi kendine, hafif sessiz): Belki de yanılırım bu
kez. (Tekrar Yazar’a) Rahatsız olsan bile ne desem yazacaksın değil mi?
BAYAN YAZAR – Evet, yazacağım.
BAY ŞAİR – Bak, seni iyi tanıyormuşum. Öyle olunca, yani yazınca kalıcı olacak ki, seni, her gördüğünde rahatsız edecek demektir bu; bırakalım kapalı kalsın. Tabii, o kelimeyi sen
söylersen başka.
BAYAN YAZAR – (Hafif şaşkın) Ben?
BAY ŞAİR – Benim dilimin ucuna gelen o kelime, şimdi senin aklından geçiyordur eminim.
Tabii söylemek istersen…
BAYAN YAZAR – Aynı kelime mi geçiyordur aklımdan?
BAY ŞAİR – Kesinlikle.
BAYAN YAZAR – Bu kadar kesinlik fazla ama hadi diyelim aynı kelime geçiyor olsun. Yani sen sorumluluk almayıp, bana, (memnun olmayacağıma göre üzüleceğim) kendi kendini üz, diyorsun öyle mi?
(Devam edecek)