BAY ŞAİR – Ama mezara bakarak yazma fikrini onaylamıyorum, diyecektim. Çünkü o
zaman hem kendini hem beni üzersin.
BAYAN YAZAR – Say ki üstündeki güllere bakıyorum. (Okur:)
“Ölülerin üstüne dikilen güller
Onları diriltmeye yeter
Yeter ki insanın canını yeşertecek
Yaradılış baharının soluğu üfürülsün yüceden’’
BAY ŞAİR – Bu iyi. Demek güllere bakıyorsun?
BAYAN YAZAR – (Yeniden resme bakmaya başlar) Evet.
BAY ŞAİR – Bu iyi. (Şair yerinden kalkar, odaya girerken koltuğun üstüne bıraktığı paketi
alır ve açar. Büyük bir gül demeti çıkar. Bayan Yazar’a uzatır. Resmileşerek…) Sizin için.
BAYAN YAZAR – (Şaşırır) Aa, onun içinde gül demeti mi vardı? Buket görünmez mi,
neden paket yaptırmışsın böyle?
BAY ŞAİR – Sürpriz olsun diye. Ve zamanını beklesin diye. Yoksa içeri ilk girdiğim anda
söze ondan başlardık.
BAYAN YAZAR – Haklısın, ilk söz konusu o olurdu. Demek şimdi zamanıymış.
BAY ŞAİR – Bilmem, demek ki zamanıymış…
BAYAN YAZAR – Bilmiyorsun öyle mi? Kendin açtın, istediğin zaman bu değil miydi?
BAY ŞAİR – Hayır. Böyle bir zamanlama hiç aklıma gelmemişti. Daha başka tahayyül
etmiştim. Yani, ben bu zamanı bulmadım, bu zaman beni buldu.
BAYAN YAZAR – Beklemiştin, daha da bekleyebilirdin.
BAY ŞAİR – Bekleyemezdim, beni bulan zaman var, onun zorlayıcılığı yani gerektirdikleri
var. Kısacası, ben bilmesem de, planlamasam da, demek ki zamanıymış!
BAYAN YAZAR – (Şair’in elinden gülleri alır. Bakar, bir an duraklar ve…) Teşekkürler…
fakat… fakat hasta görmesine bu kadar gül çok fazla değil mi? Kaç tane gül var burada?
BAY ŞAİR – Yüz tane.
BAYAN YAZAR – (Şair’e geri uzatır.) Açar mısın, tek tek bakalım.
BAY ŞAİR – Dağıtmamı mı istiyorsun?
BAYAN YAZAR – Zahmet olacak ama, evet.
BAY ŞAİR – Çok güzel bir fikir bu. (Buketi alır) Hemen, hemen dağıtmalıyım. (Kendi kendine söylenir gibi) Güllere bakıyorsun demek? Gülleri yazacaksın demek? (Başını kaldırıp bir an Yazar’a bakar. Ve yine kendi kendine söylenir gibi) “Şimdi yüzünde huzur / Başka dirilişlere doğru / Bir hazırlanış soluğu’’ (Ve tekrar işine döner.) Hemen dağıtmalıyım.
(Şair, aklına gelen şeyle, masanın üstünde, hızla çözer demeti. İlkin güllerden, kendine, bir
demet alıp ayırır. Geri kalanın hepsini, Yazar’ın karşısına, masanın üstüne yayar. Masa gülle
kaplanır. Bayan Yazar masanın üstündeki güllerle oynar; alıp bırakır, yerlerini değiştirir, alıp
inceler, elinde tutar, koklar, bırakır, yenisini alır. Şair bir süre, gülümseyerek, onu izler.)
BAY ŞAİR – (Ve okur:) “Dün bir gül düştü bir taraçadan
Bahar gelmiş dedim başımı kaldırmadan
Andım o gençlik günlerini güneş kızıl bir duman
Sense yüzünden göğsünden ellerinden gül akan’’
BAYAN YAZAR – (Gül dalgınlığıyla, Şair’i unutmuşluğundan, yarı mahcup başını kaldırır.) Af edersin, güllerin oyunu işte, gül dağınıklığının güzelliği işte. Kapıldım birden.
BAY ŞAİR – Asıl gül kim? “Sense yüzünden göğsünden ellerinden gül akan’’
BAYAN YAZAR – (Soruyu duymaz) Gerçekten bu kadar gülü hasta görmeye mi getirdin?
BAY ŞAİR – Hı?
BAYAN YAZAR – Gerçekten bu kadar gülü hasta görmeye mi getirdin, diyorum?
BAY ŞAİR – Öyle değildi ama öyle oldu. Monna Rosa siyah güller ak güller…
BAYAN YAZAR – Bunlar kırmızı ama?
BAY ŞAİR – O, Karakoç’un gülleri; bunlar benim, yani senin…
(Şair, ayırdığı gül demetini alır, resmin yanına gider. İki koltuğun arasındaki sehpanın
üstüne gülleri koyar ve sehpayı hafif geri itekler ve çerçeveyi inceler. Ve akabinde bir gül alır.
Ve çerçeveye yerleştirmeye başlar. Saplarını çerçevenin ortasında birleştirerek, kenarlarına
üstten, alttan, sağdan, soldan gülleri aralıksız dizer, aynı şekilde içini de saplara tutturarak
sonrakilerin de saplarını kısaltarak gülleri yerleştirir. Aralarında hiç sap görünmemektedir. Bu
arada Bayan Yazar ise, eline alıp alıp seyredip, inceleyip, koklayıp bırakıp, sonra diğerine
geçip, bazen de elinde küçük demetler yaparak tutup seyrediyordur gülleri. Bir ara gözü Şair’e
takılır. En son yaptığı demeti elinden bırakmayı unutarak Şair’i izlemeye başlar. Şair, gülleri
yerleştirirken okur:
“Güllerle döğdük birbirimizi her baharda
Gül fırlattık birbirimize taş yerine
Gülle ıslattık birbirimizi
Gül sularında yıkadık saçlarımızı
Gül sularında yıkandık leğenlerde
Gül taşıdık okullara kitaplar arasında
Pencereden uzanan bir gül
Güçlendirdi bizi imtihanlarda
Şimdi gençliğin şu son yıllarında
Karıştırdığım gençliğimin kitapları arasında
Elim tozlanır bir gül yaprağının kuru çıtırtılarıyla
Gül yaşamış biliyorum
Ellerimde yüzümde ayaklarımda’’
Sonunda, sehpanın üstündeki güller biter ve çerçevenin ortasındaki boşluğa üç gül yerleşecek
şekilde düz boşluk kalır. Bayan Yazar elindeki güllerle kalkıp resmin yanına gider. Elindeki
ince demetten boşluğa yerleştirmesi için bir gül verir Şair’e, sonra ikincisini ve üçüncüsünü
verir. Sonunda duvardaki çerçevedeki resim, tamamen gülle kapanır. Yazar’ın elinde altı gül
kalmıştır.)
BAY ŞAİR – Hâlâ resme bakarak yazmaya kararlı mısın?
BAYAN YAZAR – Kararlıyım.
BAY ŞAİR – Öyleyse şimdi güllere bakarak yazabilirsin.
BAYAN YAZAR – (Bir an bakar ve okur:) “Kendinden bir şeyler kattın / Güzelleştirdin
ölümü de / Ellerinin içiyle aydınlattın / Ölüm ne demektir anladım”
BAY ŞAİR – Ne diyorsun bu yeni resimle yazmaya?
BAYAN YAZAR – Evet, yazabilirim. (Gülümseyerek Şair’e bakar) Tekrar teşekkür ederim.
“Gül ölmeden önce gerek / Odanın havasını değiştirsin” Ve değiştirdi. Senin, onlarla dekore
ettiğin bu oda, şimdi çok daha güzel.
BAY ŞAİR – Oda, gül güzelliğini kazanıp ölüm soğukluğunu yitirdi de ondan. Belki de oda:
“Hamd olsun dedi hamd olsun / Yeniden oldum hamd olsun / Bu dağdır hamd olsun / Bu yaz
bu insan hamd olsun / Bizi yaratana / Sonra öldürüp / Yeniden yaratana / Sonra tekrar
öldürecek olana / Şu dünyanın çiftçisi yapana / Yeri göğü donatana / Cehennem’e ve Cennet’e
/ Belli bir işaret koyana / Hamd olsun’’ (Susar ve ardından sorar) Ne dersin, demiş midir?
BAYAN YAZAR – Demiştir herhâlde.
BAY ŞAİR – Sen?
BAYAN YAZAR – Dedim, hamd olsun. E, bunun için bayağı çalıştınız Bay Şair, şimdi
sayenizde Rosa’yı yazacağım.
BAY ŞAİR – (Gülümseyerek) “Yenilgi sanılan zafer saatleri”m için tebrik edebilirim kendimi.
BAYAN YAZAR – Ben de tebrik ediyorum Bay Şair! Tebrikler!
(Sehpanın, yani resmin bir kenarında biri, diğer kenarında öbürü durup resme bakarlar.)
BAY ŞAİR – Yani Rosa’ya geçebiliriz?
BAYAN YAZAR – Eveet, geçebiliriz. Geleneksel yolu takip ediyoruz demek… Gelin gülle
başlayalıma döndük yine atalara uyarak.
BAY ŞAİR – Acaba? Başlıyor muyuz, bitiriyor muyuz?
BAYAN YAZAR – Ne! Bitiriyor muyuz?
BAY ŞAİR – Ben susarsam, yani birazdan gideceğim ya, diyalog biter diye dedim. (Doktor
gözüyle bakar) Sen de geldiğim zamana göre daha iyisin.
BAYAN YAZAR – “Evet yine de şiirdir beni arasıra dinlendiren / Acıma aralıklar verdiren’’
BAY ŞAİR – Ne devaymış şiir!
BAYAN YAZAR – Neden tam başlarken gidiyorsun? Yani şimdi Taha’ya denildiği gibi sana
da diyebilirim:
“Ey kapının önüne gelip de kapıyı çalmayan Taha
Bilgi kırık şiir yüzlek
Kendi içinde ve dışında
Dönerek dönerek dönerek
Kapının önüne gelip kapıyı çalmayan Taha
Nisanda bahar denizde iyot bulmayan Taha’’…
BAY ŞAİR – Ne baharı ne iyodu, belki de şiiri bulmak için geliyorum yanına. Ve buluyorum.
“Bir şiir halinde gelen
Bir bilgi halinde gelen
O ses olmasa
Kapıdan ne umar ne bekler Taha
Kapı ki dostun yüzünde açılır
Nar çatlar kapının gıcırtısı
Gül açar içerdeki kokuyu saçar
Her vaktin kapıya bir çarpışı var’’
(Bir an) Bu vaktin kapıya çarpışı da bu kadar.
BAYAN YAZAR – Kal biraz daha.
BAY ŞAİR – Bayağı bir zamandır buradayım. Başka bir hastama gitmem gerekiyor. Yoksa
şiiri bırakıp gider miydim?
BAYAN YAZAR – Ona da gül götür bari. (Elindeki güllerden birini uzatır.)
BAY ŞAİR – (Gülü alır.) Götüreyim bari. Doktorundan hastasına jest olsun.
BAYAN YAZAR – Yüz tanesinden bir tanesini ancak verebildim.
BAY ŞAİR – Ben karışmam güller senin.
BAYAN YAZAR –En azından elimdekileri paylaşayım. (Tek tek vererek iki tane daha uzatır)
Şunu da al, şunu da. İkimizin elinde de üç üç olsun.
BAY ŞAİR – Ben hastama götüreceğim.
BAYAN YAZAR – Evet, hastana götüreceksin de… Sayın Hasta az daha beklese… Eğer
burada biterse…
BAY ŞAİR – Evet?
BAYAN YAZAR –Eğer burada biterse, sonda söyleyeceklerimizi başta mı söyledik şimdi?
BAY ŞAİR – Fark eder mi?
BAYAN YAZAR – Etmez mi?
BAY ŞAİR – Son ile başın farkını arayışın, tıpkı Karakoç’un, kitabın ödevini arayışı gibi oldu.
Dahası tevhit ve münacatın yerini arayışı gibi oldu. Şöyle diyor:
“Eskiler yaşıyorlardı olgun bir toplumda
Herkesin hemen Tanrı’yla olacağı bir makamda
O yüzden kitaplarının başında yer alır
Tevhitler münâcatlar
Onlar esere Tanrı’yı ululamakla başlar’’
BAYAN YAZAR – Peki, ya biz?
…
(Devam edecek)