Rahmetli Şair Yavuz Bülent Bâkiler, sıra dışı duyuşların, ilhamların ve kavrayışların adamı olarak yaşadığı coğrafyanın ve tarihin nabzından beslenmiştir. Onun ömrü, ideali, iddiayı, inanışı ve kavrayışı ifade eden, kıyam hâlinde bir duruşun ve aksiyonun yansımasıdır. Anadolu uygarlığının yerleşik kültürel mirası, dili ve dini, Bâkiler’de bir ömür adanmışlık olarak karşımıza çıkar.
Anadolu’yu Kur’an ve Sünnet merkezinde görür ve ayrılıklar, fırkalar ve hizipler konusunda oldukça hassastır. Türk, Kürt, Alevi ve Sünni gibi ayrımların bizim kültürel mirasımızda yerinin olmadığına dikkat çeker. Sınırları aşan kardeşlik akdinin güçlenerek yeniden inşa edilmesi gerektiğine inanır. Din yalnızca bireysel bir ibadet değildir Bâkiler için; aynı zamanda toplumu ayakta tutan ruh ve mayadır. Yazılarında ve konferanslarında Anadolu’nun sesinin İslam’ın nuruyla yoğrularak yükseldiğini anlatır ve yazar. Minarelerdeki “Allahu Ek- ber” seslerinin bu toprakların tapusu olduğunu vurgular.
Bâkiler şiiri, Anadolu’nun sadelik ve içtenlik kokan atmosferini; gurbetin ve ayrılıkların hüznünü, aynı zamanda tarih bilincinin heybetli duruşunu taşır. Şiirlerinde genellikle serbest ölçü ve hece ölçüsünü ustalıkla birleştirmiş, ancak hecenin ritmi ve Türkçe- nin doğal akışı hep ön planda olmuştur. O, Türkçenin engin anlam dağarcığından beslenerek, yalın ve duru bir anlatımı benimser.
Anadolu uygarlığının yerleşik kültürel mirası, dili ve dini, Bâkiler’de bir ömür adanmışlık şeklinde belirir. Geleneklerden göreneklere, giyim ve kuşamlara; hayata bakış ve anlayışa, türkülerden folklora, gurbetten sılaya; köklerimizden aldığımız güçle yeniden inşa olmamız gerektiğine inanır. Şiirini, yazılarını ve konferanslarını bu minvalde işler. Oluş ve kavrayış sırrı, vefa ve sağduyu ile şuurlu bir şekilde şiire yansır.
Ancak, aşırıya kaçan “Öz Türkçecilik” akımına estetik bir itirazda bulunur; dildeki saflık kaygısını bir kenara bırakarak, Türk kültürüne mal olmuş tüm kelimeleri rahatça kullanır. “Uydurukça” kelimelere asla müsamaha göstermez. Şiirlerinde doğal bir akıcılık ve ahenk oluşturan Bâkiler, hemen her eserinde içten ve ezgisel bir ses tonu yakalar. Bu samimi ve müzikal duyarlılık, onun köklerini halk şiiri geleneğinden almış olmasının en belirgin yansıması olarak gözlemlenir.
Şiirlerinde; aşk, hasret, edep, Anadolu, ayrılık, gurbet, sevgi, kahramanlık, dinî ve Turan unsurları; ayrıca Rumeli, Üsküp, Koso- va, Azerbaycan, Kerkük, Kıbrıs gibi coğrafi temalar sıklıkla görülür. O, sadece duyguları değil, fikirleri de şiirleştiren bir yazardır.
Bâkiler, yerli ve millîdir. Türk kültürünü, tarihini, manevi değerlerini bir kimlik olarak görür ve yabancılaşmayı asla kabul etmez. Bu anlayışa karşı duruşunu, dönemin normal seyrinde evvela “Hisarcılar” içinde gözükse de “Hareket” ve “Büyük Doğu” eksenli bir bakış açısıyla devam ettiğini söylemeliyiz. Babasının yönlendirmesiyle gençlik yıllarında Necip Fazıl Kısakü- rek ve Osman Yüksel Serdengeçti ile tanışmış, ayrıca Arif Nihat Asya’nın şiirlerinden de çok etkilenmiştir. Toplumun geçmişte yaşadıklarını eserlerinin temeli olarak gören Bâkiler, her değerin ve hareketin kendi köklerinden aldığı hızla tazeleneceğine inanmıştır. Eserleri, millî kültür ve anlayışın sağlam kaynaklarından kendini inşa ettiği için geçmişin köklerini hareketlendirir ve toplumda uyanışa ve dirilişe sebep olan isimlerden biri olduğu söylenebilir.
Şiirlerinde genellikle serbest ölçü ve hece ölçüsünü ustalıkla birleştirmiş, ancak hecenin ritmi ve Türkçenin doğal akışı hep ön planda olmuştur. Yalın ve duru bir anlatımı benimser. Türk kültürüne mal olmuş tüm kelimeleri, kökenine bakmaksızın rahatça kullanılması gerektiğini savunur. Şiirlerinde doğal bir akıcılık ve ahenk oluşturan Bâkiler, hemen her eserinde içten ve ezgisel bir ses tonu yakalar. Bu samimi ve müzikal duyarlılık, onun köklerini halk şiiri geleneğinden almış olmasının en belirgin yansımasıdır. Bâkiler, insani duyguları ve millî davayı lirik bir dille birleştirir. Şiirlerinde Anadolu’nun sadelik ve içtenlik kokan atosferini, gurbetin ve ayrılıkların hüznünü, aynı zamanda tarih bilincinin heybetli duruşunu taşır. “Anadolu Acısı” şiirinde bu durumu şöyle dile getirir:
“Anadolu, Anadolu, ah Anadolu!
Bir yanında güzellik, incelik ve nur…
Bir yanında bin yıldan beridir süregelen
Toz-toprak, tezek, çamur…”
Bu dizeler, Anadolu’nun hem güzelliğini hem de bin yıldır süregelen yoksulluğunu, acı duymadan yaşayamayacağı bir yer olarak gönlündeki yerini ifade eder. Türk dünyasına olan bağlılığı, “Azerbaycan Yüreğimde Bir Şah damardır” ve “Karabağ Hasreti” gibi destansı şiirlerinde zirveye ulaşır. Karabağ için duyduğu hasreti, uğruna ölmeyi göze alacak bir karasevdalı gibi dile getirir:
“Toprağına bayraklarla girebilirim
Karasevdalılar gibi hasretim
Karabağ’a Uğruna ölebilirim.”
Bu hasret, onun sınırsız Türk coğrafyasına olan derin sevgisinin ve tarihî sorumluluk bilincinin bir yansıması olarak yüreğimize yerleşir. Millî duruşunun yanında, insanın en temel duygularını; gurbeti, yalnızlığı ve aşkı da samimi bir dille işler. Şiirindeki akıcılık, bu bireysel temalarda daha da lirik ve dokunaklı bir hâl alır. “Cebeci İstasyonu ve Sen” şiirinde, derin bir yalnızlık ve kavuşma arzusu, buruk bir kara sevda ile harmanlanır:
“Şimdi, şimdi seni düşünüyorum
Cebeci yollarında rüzgârlar esiyor, serin
Paramparça düşmüş gönül ufkuma
İki yıldız gibi gözlerin
Gel ey ciğerime saplanan hançer
Gel ey yüreğime oturmuş kurşun
Göçmen kuşlar gibi çok uzaklardan
Gel artık ne olursun.”
Bu şiir, onun bireysel duygularını da en lirik ve samimi dille işlediğini, hasreti ve aşkı acımsı ve buruk bir tonda şiire taşıdığını gösterir.
Yavuz Bülent Bâkiler, şiirleri ve nesirleriyle, “Özümüzü koruyarak nasıl dünyaya açılırız” sorusuna cevap arayan bir bilgelikle bu meseleyi taşımıştır. O, kürsüde dinleyicisini saatlerce Türkçenin güzelliğiyle coşturan, yaşayan bir “Hazine” dir.
Fikrî Duruşu ve Dil Şuuru
Varlık sebebi olarak dil şuurunun vazgeçilmez olduğunu görür. Dilini kaybeden toplumların, milletlerin kaybolup gittiğine dair nice ifadesini konferanslarında ve eserlerinde dinledik ve okuduk. Türkçenin doğru kullanılması mücadelesi önemlidir. Ömrünü yaşadığı toprakların bereketi olarak gördüğü dilden, dinden, şiirden ve tarihî değerlerden almıştır. “Dilini kaybeden, dinini de milletini de kaybeder” diyerek bu görüşünü pekiştirmiştir. “Türkçe, yalnızca bir iletişim aracı değil, milletin varlık sebebi ve medeniyetin temel direğidir.” Bâkiler’e göre Türkçe, binlerce yıllık birikimin, kültürel kimliğin ve ulusal varoluşun en kutsal hazinesidir. “Bir ülkede eğitimin yabancı dille yapılması, o ülkenin yavaş yavaş bir sömürge kültürüyle sömürgeleşmeye başlaması” anlamına geldiğini her fırsatta dile getirmiştir. Bu derin dil hassasiyeti, onun şiirlerinin temiz ve akıcı Türkçesiyle kendini gösterir ve aynı zamanda bir davet ve sorumluluk çağrısıyla şöyle seslenir:
“Türkçem, benim ses bayrağım!
Bayrak düşerse ne olur?
Dilin düşerse ne olur?
Ne olur, bir düşün Allah’ım!”
Şairimizde vatan ve millet sevgisi Anadolu’ya sığmaz. Türk dünyasına olan aşk mesabesinde olan bağlılığı sınırsızdır. Bu aşk, onu diyar diyar gezdirecek, şiirini ve konferanslarını bu anlayış çerçevesinde ilmik ilmik dokuyacaktır. Misak-ı Millî, ona göre yetersiz bir dayanak olmaktan ibarettir. Sınırsız Türk coğrafyası bir taraftan “Azerbaycan Yüreğimde Bir Şah damardır” diye haykırdığı Orta Asya’yı; diğer taraftan Altay Dağları’ndan Tuna’ya, “Üsküp’ten Kosova’ya” doğru açılmaktadır.
Kanayan yarasını kanatmaya, acıyan vicdanını diri tutacak idrake yelken açan Bâkiler, rüzgârdan atlara binerek “Türkistan Türkistan” diye haykırır. Açlık ve yoksulluk, Anadolu’nun bağrına bağladığı acısıdır; bu acı, onun hayatını anlamlı kılan bir acıdır.
Özellikle Türkiye dışındaki Türklerin (Azerbaycan ve Orta Asya Türklerinin) yaşadıkları zulümler, kederler ve sıkıntılar, onun şiirlerinin ve gezi yazılarının (Türkistan Türkistan, Üsküp’ten Kosova’ya) ana temalarını oluşturur ve büyük bir hüzün kaynağıdır. Türk coğrafyasının ortak acılarına ve tarihî hüzünlerine de şiirleriyle ses olur. Kerkük ve Kıbrıs gibi coğrafyalardaki acıları millî hafızaya yerleşen sesi, onun Türk dünyası hassasiyetini ve tarihî sorumluluk bilincini vurgular. Onun için vatan, sadece Türkiye’nin sınırları içinde kalan yerler değil, “Altay Dağları’ndan Tuna’ya kadar” uzanan, Türkçenin konuşulduğu ve Türk kültürünün yaşandığı her yerdir. Bu nedenle, Türkistan Türkistan, Üsküp’ten Kosova’ya sınırsız coğrafyanın acıları ve hasretlerini dile getirmekten geri durmaz. Özellikle Azerbaycan, onun için büyük hasret duyduğu ata yurdudur.
“Ayettir kitabımda, bayrağımda rüzgârdır
Azerbaycan yüreğimde bir şah damardır” dediği destansı bir havayı okuyucuya hissettirir.
Kişiliği ve Duruşu
Babası ve annesinin şair üzerindeki etkisi büyüktür. Babasının zengin kütüphanesinin ve annesi Hayriye Hanım’ın aktardığı göç ve halk hikâyeleri, sözlü destan ürünleri, unutulmaz yazıların ve anlatıların ambarını oluşturmuştur. Özellikle ortaokul sıralarında tanıştığı Âşık Veysel’den çok etkilenmiş,
halk edebiyatına olan ilgisi o yıllarda başlamıştır. Yavuz Bülent Bâkiler, sıradan bir hatip, sıradan bir şair ve sıradan bir münevver değildir. Sahnede duruşu, seslenişi, şiir okuması başlı başına etkilidir. Yaşadığı dönemin seviyesinin üstüne çıkmış sıra dışı bir kabiliyet, gayret ve mütefekkir bir duruşun sahibidir. Konuşurken teklemeyen, tekrara düşmeyen, bir söylediğini dönüp bir daha söylemeyen kıymetli bir şair ve mütefekkirdi.
O, sadece duyguları değil, fikirleri de şiirleş- tiren bir yazardır. Milliyetçi ve muhafazakâr bir ömre sahip olan Bâkiler ne söylediklerinden ne de yazdıklarından geri adım atmamıştır. Millî ve manevi kimliklerini koruma mücadelesinde bayraktarlık yapan bir dava adamıdır. Nüktedan, zeki, beraberliğinizi asla unutmayan, vefayı elden bırakmayan bir şahsiyettir. Sözünü ömrü boyunca savunmuş, iddialarının arkasında durmuştur. Nüktedan, zeki, beraberliği asla unutmayan, vefayı elden bırakmayan bir kişiliğe sahiptir. Modernizmin getirdiği yabancılaşma, kültürel ve manevî değerlerin yitirilmesi onun önemli kaygılarıdır. Kendi insanının gerçeklerine yabancılaşan münevverleri ve bu yabancılaşmanın topluma getirdiği sonuçları eleştirir. Ömrü boyunca taşıdığı iman, tefekkür ve medeniyet aşkını yeniden alevlendirmenin yollarını arayan bir ülkü ve bir dava adamıdır.
Rumeli coğrafyası, uğruna ağır bedeller ödenmiş ve büyük acılarla terk edilmiş kadim Türk yurdudur. Başta Üsküp olmak üzere bu serhat şehirleri, şair için sadece bir şehir değil, yıkılan bir medeniyetin, kalpte küllenmeyen bir hasretin vücut bulmuş hâlidir. Bâkiler’in penceresinden Üsküp, bir yandan Osmanlı’nın şanlı mazisiyle doludur; diğer yandan ise öksüzlük ve derin bir hüzünle yoğrulmuş, “köksüzlük yarasının” işaretlerindendir. Kerkük ve Kıbrıs gibi coğrafyalardaki acılara da ses olur:
“Kerkük’ten ağlayan bütün ellerde,
Gözyaşı dinmeyen bir ses olursun.”
Bu ve benzeri mısralar onun Türk dünyası hassasiyetini ve tarihî sorumluluk bilincini vurgulamaktadır.
Anadolu coğrafyasıyla derin bağlar kuran, uğruna ağır bedeller ödenmiş ve nihayetinde büyük acılarla terk edilmiş kadim Türk yurdu Rumeli, edebiyatımızın en bereketli ve en yürek burkan kaynaklarından biridir. Bâkiler, nerede bir Türk varsa onun derdini dert edinmiş bir münevverdir. Özellikle Üs- küp, tam 520 yıl boyunca Osmanlı’nın sancağını taşımış olmasıyla şairin belleğine kazınmış en önemli merkezlerdendir. Bâkiler için Üsküp, sadece bir şehir değil, yıkılan bir medeniyetin, parçalanan bir coğrafyanın ve kalpte küllenmeyen bir hasretin vücut bulmuş hâlidir. Şair, Üsküp’e baktığında, oradaki her çeşmede, her kubbede, her kervansarayda İstanbul’u, Bursa’yı, Anadolu’yu görür. Bu özdeşleşme, Üsküp’ü bir yabancı toprak olmaktan çıkarıp, adeta yitirilmiş bir vatan parçası kılar.
Bu bağlamda, Yavuz Bülent Bâkiler’in şiir ve gezi/hatıra türündeki eserleri (Üsküp’ten Kosova’ya gibi), Üsküp’ün “mekân- bellek” ilişkisi içinde nasıl işlendiğini en derinden hissettiren örneklerdendir. Şairin o millî vicdan ve heyecanla kaleme aldığı bu eserlerde, Üsküp, kuru bir coğrafya tasvirinin ötesinde, her Türk ferdinin vicdanına dokunan, acı bir hakikatin, “köksüzlük yarasının” işaretlerindendir. Üsküp, onun dizelerinde yalnızca geçmişi hatırlatan bir mazi durağı değil, aynı zamanda millî şuurun uyanışına ve geride kalanlara vefaya çağıran sarsıcı bir ikazdır.
Hatıra ve Gezi Notları olan “Türkistan Türkistan”: Yazarın, SSCB döneminde Özbekistan başta olmak üzere Türkistan coğrafyasına yaptığı seyahatte tuttuğu notlardan oluşmaktadır. Eser, kuru bir gezi rehberi olmaktan uzaktır. Yazar, Sovyet baskısı altındaki Türkistan’ın kimlikleri derin ve duygusal bağı aktarır. Komünizm ve Rus zulmünün kültürel, dinî ve sosyal hayat üzerindeki etkilerini açıkça ortaya koyar. Türkistan’ın ezansız şehirlerini, harap edilen tarihî mekânlarını acıyla tasvir ettiği görülür. Okurken duygusal bir atmosfere yakalanırsınız. Mutlaka okumalısınız. Bâkiler’in ustalıkla şairane bir nesir dilini kullandığı görülmektedir. Betimlemeleri canlı ve etkileyicidir; okuyucuya adeta gezip görmüş hissi uyandırır. Duygulandırarak ağlattığı olur. “Dış Türkler ile ilgili mutlaka okunması gereken bir kitap” olarak ifade edilebilir.
Yine aynı minvalde su gibi akıp giden Gezi Notlarından oluşan “Üsküp’ten Kosova’ya” Rumeli- Balkanlar coğrafyasındaki Üsküp, Kosova vb. Türk eserleri ve Türk kültürü üzerine gezi notlarından ve gözlemlerinden tahliller sahneleştirilir. Balkanlar, Osmanlı’nın çekilmesiyle garip ve sahipsiz kalmıştır. Ancak coğrafyamıza gidildiğinde Türk kültürünün izlerini hâlâ taşıyan bir mekân olarak görülmektedir. Şairin gezdiği bu topraklarda tarih ve kültür vurgusu dikkat çeker. Yahya Kemal’in doğduğu Üsküp gibi yerlerdeki zarif Türk eserlerini bir insanlık görevi olarak koruma bilinciyle dile getirerek sahip çıkılmasını arzu eder. Vatan coğrafyasının sadece Edirne’den Kars’a ibaret olmadığını, Altaylardan Tuna’ya kadar uzandığını duygusal bir dille ispatlamaya çalışır. Türkistan Türkistan ile birlikte “Üsküp’ten Kosova’ya” Türk dünyası coğrafyasına yönelik hasret ve davanın iki ana sütununu oluşturduğunu ifade edebiliriz.
Kısa geçişlerle değerlendirdiğimiz bu ve benzeri eserlerinden inceleme, hatıra ve biyografi diyebileceğimiz “Serdengeçti Geldi Geçti” eseriyle sözü tamamlayalım.
Türk edebiyatının önemli isimlerinden, yazar ve dergi sahibi Osman Yüksel Serdengeçti’nin hayatı, mücadelesi ve eserleri üzerine vefalı bir çalışmadır. Eser, Bâkiler’in fikrî ve siyasî çizgisini paylaştığı bir şahsiyet olan Serdengeçti’yi anlama ve anlatma gayreti içinde olduğunu görüyoruz. Serdengeçti’nin özgün ve sert üslubunu, millî ve manevî değerler uğruna verdiği tavizsiz mücadeleyi, hapishane maceralarını ve “Serdengeçti” dergisindeki efsanevî yazarlığını ve o yazıhanedeki beraber geçirdiği günlere dair hatıralarını nakletmektedir. Bâkiler’in, Türk edebiyatında “Serden- geçti” gibi zorlu bir yolda yürüyen bir isme karşı duyduğu saygı ve vefanın abideleşen eseri olduğunu ifade edebiliriz.
Yavuz Bülent Bâkiler, edebiyat eleştirisinde sıklıkla “Millî Edebiyat”, “Hareket” ve “Büyük Doğu” çizgisini takip ettiği söylenebilir. Şairane duyarlılığı, kürsülerde, televizyonlarda dinleyicileri sarıp sarmalarken gezi ve inceleme yazılarında da bu anlatı coşkusu dikkatleri çeker. Onun nesri, okuyucuyu sadece bilgilendirmez, aynı zamanda millî şuur ve aidiyet duygusuyla yerini belirleyerek belirgin bir duruş sergilemelerini ister. Türk dünyası ve Anadolu’nun ruhunu anlamak isteyenler için Yavuz Bülent Bâkiler önemli ve etkileyici bir kaynaktır.
Yavuz Bülent Bâkiler’in nezdinde isimlerini andığımız ve anamadığımız bu topraklar için canlarını feda etmiş cümle ilim, irfan, kalem, kelam, şair ve edipleri, şehitleri rahmetle yâd ediyorum. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.