Elindeki kağıdı yırtıp attı.
Sıcaktan pişmişti sanki. Yaz sıcakları gelmiş, güneş dünyayı iyice ısıtmaya başlamıştı. Dereceler 41’i gösteriyordu. Üzerinde arslan desenli beyaz bir tişört, altında bolca bir kapri vardı.
Sessizliğe uzandı.
Bir adet mendil çıkarıp burnunu sildi. Katlayıp çöpe attı.
Duygusuz hislerine mağlup olacak mıydı kim bilebilir?
Sessizlik onu içine aldı.
Yoğurdu.
Yoğurdu.
Bir hamur haline getirdi sanki.
Biraz daha un attı içine.
Yoğurmaya devam etti.
Bir basit denklem gibiydi ağzı.
Açabilse açacaktı ama sessizlik ona izin vermiyordu.
Pencereden dışarı baktı.
Yaprakları solmamış, yemyeşil bir ağaç karşısındaydı.
Bir de uçsuz bucaksız deniz.
Denizlere anlatsa kim bilebilirdi yalnızlığını.
Tekrar ağzını açmayı denedi.
Konuşamadı.
Denizdeydi gözleri.
Uzaklara dalıp gitmişti.
Bir kalemlik hasretti onunkisi.
Bir de dudaklarından çıkacak seslere kapalıydı ağzı.
Ensesine getirdi elini. Gerindi.
Tekrar gözleri denize gitti.
Deniz tüm ihtişamıyla onu çağırıyordu.
Gizemliliğiyle dolu içi… Hasretten, konuşamama hasretinden, yanıktı nefesi.
Konuşsaydı ne olacaktı sanki.
Bir siyaseti değildi ki onu dinlesinler.
Anlatsa anlatırdı aslında.
Ama duyar mıydı kırlangıçlar onu?
Dinler miydi deniz onu?
Susar mıydı püfür püfür esen rüzgar?
Durdu.
Gözleri hala denizde, bir an durdu.
Gözlerini kapattı.
Kollarını açtı.
Kendini esen rüzgara bıraktı.
Deniz de de durdu. Dinledi.
Rüzgar ise anlattı içindekileri.
Döktü uçsuz bucaksız denize.
Sustu ağaç.
Dinledi.
O ise anlattı içinden geçenleri.
Konuşamasa da.
Sızlayamasa da.
Bir tutam kıvılcım bıraktı güneş pencereden.
Bir tutam yalnızlık senfonisi.
Bir yalnız doğdu ufukta.
Yani bir yalnız daha…
Suskun, çaresiz.
Adı yok.
Yol oldu bütün yıllar, rüzgar konuştu.
Kolları açık, biri anlattı, biri dinledi.