Entelektüelin toplumu temsil yetkinliği tartışılabilir ama sadece içinde yaşadığı değil bütün bir insanlığın vicdanının sesi olma sorumluluğu tartışılmamalıdır. Oysa günümüzde mutlaka çözmemiz gereken bir aydın sorunu vardır. Sorun onun insanların yürekleri parçalayan çığlığına, vicdanları sızlatan çağrısına duyarsız kalmasıdır. Aklımıza, ruhumuza, benliğimize aydınlık saçması gereken entelektüeller maalesef karanlıkta kalmışlardır. Daha vahimi karanlıkla iş tutmakta, salahımız, felahımız aleyhine karanlık tertipler içinde olabilmektedir. Aydınları karanlıkta kalmış bir milletin kurtuluşu imkânsız ölçüde zordur. Peki, hikmet ve hakikat peşinde anlamak, anlatmaktan başka amacı olmayan filozofların zulme ve zulmete hizmet eden entelektüel veya aydına dönüşmesi nasıl olmuştur? Bu kritik ve zorlu tarihi süreç bilinmeksizin tutarlı bir kavrayış mümkün olmaz.
Rönesans öncesi ve sonrası toplum kesimleri ve sınıflar arasında tartışmalarla devam eden muazzam fikir alışverişinin olduğu açıktır. Goff, skolâstiklerin 12. yüzyıl entelektüellerinden, tarihin ve düşüncenin önlenemez, zorunlu gelişmesine dair keskin duyguyu miras aldıklarını, yeni malzemeleriyle kendi eserlerini inşa ettiklerini, eserlerini yeni bilgi ve duyarlıklara göre yorumladıklarını ifade eder. “Temellerin üzerine yeni katlar çıkmakta, özgün binalar yapmaktadırlar.”(1) derken tam da bu iletişim ve etkileşim sürecini anlatır.
Kökleri ilk çağlara kadar giden farklı ilim ve bilim disiplinlerine ait çalışmaların skolâstik dönemde hızlanıp çeşitlenmesi, yeni arayışlara hem imkân hazırlayan hem talepkâr bir vasata erişmişti. ‘Skolâstik’, okul ve okul öğretimi anlamına gelir. (Latince schole=okul) Ortaçağ manastırlarında gramer, astronomi, müzik, hitabet, diyalektik, aritmetik, geometri’den oluşan ‘yedi özgür sanat’ okutuluyordu. “Bu öğretimin tacını da doğal olarak ilahiyat (teoloji) oluşturuyordu.”(2) Başta üniversiteler olmak üzere, kilise içinde ve etrafında teşekkül eden Ortaçağ Avrupası’nın entelektüel eliti, ‘Yeni Aristotales’ külliyatını yeni baştan keşfederek onları zamanlarına göre uyarlayan, yorumlayan bir çalışma içindeydiler. Çalışma süreçleri, sonuçları, önerileri kamuyla yani toplumla ve yönetimle paylaşılıyordu. Bu paylaşımlar “bazı durumlarda çözülmemiş fiziksel ve metafiziksel sorunların asırlık açıklamalarıydı.”(3) Eğer fizik ve metafizik veya madde ile maneviyat hassasiyetleri birbirini iterek kendilerine alan açmak yerine, kuzey Avrupa’da mesela İngiltere ve İskoçya’da yaşanan tecrübesiyle, varlığın hayatî bütünlüğünü bölmeden birlikte var olabilmeyi başarsalardı, insanlık çok daha huzurlu kazanımlara sahip olacaktı. “18. Yüzyıl İskoçya’sında Aydınlanma dinî inanç ve rasyonel düşüncenin diyaloguna belli ölçüde imkân verebilen bir olguydu../.. Dinî duygularla aydınlanma fikirlerinin söz konusu dönemde birbirinden o kadar kolay ayrılmayıp iç içe yaşamış olabileceğini göz önünde bulundurmalıyız.”(4) Oysa o zamana kadar eşi görülmemiş bir olay olarak Fransız devrimi, kuzeydeki pratiklerin tersine, uzlaşmaya yanaşmayan tutumla ötekini imha hareketine dönüşmüştür. O ana kadar kimse geçmişi radikal olarak silmek, bir ‘tabula rasa’ yapmak ve toplumu ‘insan hakları’ ve ‘halkların egemenliği’ gibi salt rasyonel ilkelerden hareketle tamamıyla yeniden kurmak yönüne gitmemiştir. Burke’ün 1789 devrimi ile İngiltere örneğini karşılaştırması bu anlayışın somut bir ifadesidir. İngiltere bir yüzyıl önce devrimini yaşamış ama tamamıyla yepyeni bir toplum kurmak yerine restorasyonu amaçlamış, ulusa çiğnenen yasal özgürlüklerini vermeyi başarmıştır. 1688’de İngiliz ulusunun temsilcileri, krallığın yasalarını alt üst etme imkânına sahip oldukları halde geleneklere saygı yönünde hareket etmişlerdir. Düzeni yıkmayı değil korumayı hedeflemişlerdir.(5)
Öncelikleri karınlarını doyurmak olan kentli işçi kitleleri, artan okuryazarlıkla birlikte bir yandan gazetelerin yönlendirmesi, diğer yanda örgün eğitim programlarıyla biçimlenerek çoktan seküler bir anlayışa koşullanmışlardı. Neredeyse hiç bilmedikleri dinin bilmedikleri bagajından kurtulmayı özgürlük, ulusal sınırlarıyla ülkelerini maddeten kalkındırmayı yurttaşlık sorumluluğu saymanın öğretildiği kitleler, maalesef yeni toplumun rol model özgür bireyleri olacaktır. Kentli avunmalarla kendilerini bir şey sanma yanılgısı, yeni ideolojinin yalın sloganlara indirgenmiş söylevleriyle kolayca kaynaşacak, bütünleşecektir. Yitirilmiş değerlerin hüznüyle değil, bedel ödenerek kazanılmış değerlerin emekçi kahramanı olarak eskiden tamamen kopulacak, kopuş özgürlükle yorumlanacaktır. Yeni özgürlüğün kendisine eskisinden daha dehşet kölelikler getirdiğini bilmeden! Fıtrî bağlamından koparılmış algı düzenekleriyle bilmesine de imkân olmadan! Sovyetlerin devrimle yaşıt sanat felsefecisi, Suchkov, kapitalizmin sömürü ağı içindeki insanın imkânsızlığını anlatsa da bilmeden materyalizmin vesayet düzenini itiraf eder: “Feodalizmin zincirinden kurtulunmuştu” der, “Kurtulunmuştu ama tabii insan şaşkınlık içinde dehşete düşerek, bu kez ellerinin kelepçeye vurulu olduğunu görmüştü; hem de, o sırf demirci ustasının kendine falanca baronun atölyesinde vurduğu kaba ve ilkel zincirlerden çok daha incelikle yapılmış bir kelepçe.”(6) Sadece el ve ayak bileklerine değil; bu yeni özgürlük biçare insanın aklına, kalbine, ruhuna, duygusuna, düşlerine, umutlarına, özlemine, bütün varlığına kelepçe vurmuştu.
Siyasal yönetimler veya o yönetimler üzerinde baskı kuran entelektüel odaklar, hayat ve dünya yorumunda olsun, gerçek ve hakikatin tasavvurunda olsun köklü bir paradigma değişimine giderler. Bundan böyle Skinler’ın isabetle tanım ve tasnif yaptığı gibi dinî argüman ve kaynaklar, bilgi ve düşüncenin, hususen de doğru veya haklının referansı olmayacaktır. İlahiyata özgü atıf ve kanıtların entelektüel ihtilafların çerçevesini çizemeyecek olması, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu durum bazen sekülerleşme sürecinin doğuşu olarak da anılır. Bu grubun nazarında “Aydınlanma dönemiyle beraber ilahiyata çok da kafa yormamız gerekmez; zaten Aydınlanmanın kendisi la-dinileşmeyi tasdik edecek surette tanımlanmıştı.”(7) Burada önemli bir nokta var; o da şimdiye kadar kilisenin Avrupa zihin dünyasını, entelektüel gündemi belirlemiş, hatta entelektüelleri eğitmiş olmasına rağmen, bundan böyle seküler aydın, dinsel organizasyonlardan bağımsız hareket edecektir. Halktan kopmasını getiren asıl sebep “entelijensiyanın çoğunun, artık kilise gibi bir dinî duyarlığı zayıf bu yaşama biçimi, onu toplumun günlük hayatından uzaklaştıracak hatta koparacaktır.(8)
Gouldner, birbirine bağlanan hadiselerin tarihin gidişatını değiştirecek olgulara dönüştüğü aşamayı analiz ederken, aydının skolâstik sıkı düzenden kurtularak var olmasından memnun bahseder. Bir yanıyla da ‘öteki’ üzerinde oluşturulan enformatik baskıyı kabul etmemiş olur. Ama daha sonra özellikle entelektüelin öğretmen yani yeni düzenin eğiticileri olarak görev aldıkları eğitim sisteminde insanların eşi benzeri görülmedik bir telkin ve sıkı gözetim altında ideolojik biçimlendirilmesini aynı nesnellikle analiz etmez, etmek istemez. Size ilginç gelmesin, tam da bu sebeple yani aydının halka yabancılaşması, halktan kopması sebebiyle entelektüel, yeni kültür program ve politikalarının icrasında aktif, etkin rol alacaktır. Aydın profilini en cesur konu edip eleştiren düşünürlerden biri olan Julien Benda aydınların böyle bir misyonunun da işlevinin de olmadığını söyler. Siyasî mekanizmayı bir şekilde ele geçirenler, iktidar imkân ve araçlarını insanların din, kültür, her türlü inanç ve düşünce biçimlerini üstten dayatılan resmî ideolojiye göre değiştirmek için kullanmışlardır. Bu haksız programın operasyon takımı aydınlar, halkı galeyana getirmiş, infiale sebep olmuş, ait oldukları toplum için temsil etmeleri gereken asıl misyona ihanet etmişlerdir. “İşlevleri milletin gerçekliğine karşı çıkmak olan insanlar, tüm güçleriyle milletleri galeyana getirme konusunda kesin bir kararlılık sergileyerek, yarım yüzyıldır tam da böyle bir tutum benimsediler. Bu yüzden onların bu tutumunu ‘aydınların İhaneti’ olarak adlandırmaktan çekinmiyorum.”(9)
Aslına bakarsanız, özellikle ilk dönemlerde pozitivist materyalist düzen ve kadrolar halkına yabancı aydınların özlemi içindedir. Çünkü artık amaç insanların rızalıklarına uygun bir yönetim inşa etmek değil, onları yeni rejimin ideolojik doktrinlerine uyumlu vatandaşlar olarak tedip ve tesviye etmektir. Bunun için gerektiğinde inandıklarıyla suçlanarak düşman muamelesine tabi tutulup yok edilebilirler. Jakobenlerin öncüsü Robespierre’in verdiği bir dizi söylevin temel tezi şudur: “Ben de savaş istiyorum ama ulusun çıkarına göre savaş istiyorum: İçerideki düşmanlarımıza boyun eğdirelim ve daha sonra, kalmışsa eğer dış düşmanlarımızın üzerine gidelim.”(10) Burada ‘ulusun çıkarı’ ile kastettikleri tasarlanan bir gelecek ve kurgulanmış bir toplum için ‘din, tarih, millet düşmanı kadroların keyfi dayatmaları’dır. Benzer gerekçelerle hizaya sokulmak için onlarca kez darbeye maruz kalmış biz Türkler, laiklik ve çağdaşlık adına Fransızların din ve tarih düşmanlığını ölçü edinen yerli jakobenlerin yaptıklarından, ‘iç düşman’ hezeyanlarının ne tür zulümlere tekabül ettiğini iyi biliriz.
Kitlelerin aç ve çıplak kalmamayı birinci öncelik sayan dünyacı amaç ve idealler, peşinde kitlelerin okuryazarlık oranında sağlanan artış, çoğalan matbaa ve yayınlarıyla birlikte gazete tirajlarının yükselmesi, gündemi yönlendiren entelektüel kesimlerin etkisiyle birlikte, yeni anlayışın kitlesel, yeni kimliğiyle söylersek ulusal kabulüne yol açtı.(11) Bu arada okuryazarlığın hızla artmasında Protestan reformların katkısını da göz ardı etmemelidir.(12) Sonuç itibariyle bütün bu gelişmelerden sonra 18. yüzyılda Avrupa’da akla dayalı bir kültür iyice belirginleşmeye başlar. İnsanlar, akla dayanacak bir kültürle ve akla beslenen güvenle, geleneklerin boyunduruğundan kurtulacaklarına ve böylece özgürlükle birlikte daha fazla mutlu olacaklarına inanırlar.(13) O zamana kadar görülmemiş türde bir akıldır bu. Dayanakları, hareket noktası, ilişkilendirme mantığı, yorum tarzı farklı bir akıl! 18. Yüzyılda, kilisenin gücünün azalmasıyla hem bu boşluğu gidermek hem de toplumun dikkatini çekmek için yeni bir akil adam tipi ortaya çıktı. “Seküler entelektüel diyebileceğimiz bu tip, ateist, deist veya septik olabilirdi. Ancak o da en az bir papaz veya kilise ileri geleni kadar, insanlığa neyi nasıl yapması gerektiğini anlatmaya hazırdı.”(14) “Entelektüel, papaz atalarının aksine, Tanrının kulu veya tercümanı olmayıp, bizzat Tanrının yerine geçti. Örnek aldığı kahraman, kutsal ateşi Tanrı’dan çalıp dünyaya getiren Prometeus’tu.”(15)
Eski düzenin yıkılıp yeni düzenin yerleşemediği o kaygan, o savrulma dönemlerde, her şey allak bullak olmuşken, insanlar neyin doğru neyin yanlış olduğu şaşkınlığı içinde sarhoş bir kafayla bin bir türlü dertlerine bin bir çare aramaya başlar. Bu değişim dönemleri kaderin en zorlu zamanlarıdır. Hiçbir şey yerinde değildir, her şey kayıptır, kaymakta, kaynamaktadır. Çare nedir, çıkış nerededir bilinmez. İşte tam bu sırada belki de kurt dumanlı havayı sever meseline uygun olarak bir anlamda fırsatçılar ortaya çıkar. Daha doğrusu bana öyle gözüküyor. 17. Yüzyılda Paris’teki meydanın ‘Görüş Bildiriciler’le kaynadığı söylenmektedir../.. Verdikleri danışmanlık hizmeti o günkü düşüncelerini içermekte olup, bu düşünceleri aktarma, satma karşılığında bir danışmanlık ücreti almaktadırlar.”(16) Böyle bir dünyanın muhayyel, muhtemel ortamlarını tasavvur edin. Yeni bir yol, yeni bir çıkış arayışı içinde akılların birbirini ittiğini, çektiğini, zorladığını düşünün. Bir çeşit ‘aylak’ olan, ama anlaşılan o ki, gazete manşetleri ve haberlerinden aşırdıkları dışında neyi ne kadar bildikleri belli olmayan düş, düşünce satarak geçinen bu insanlar yeni düşünen veya entelektüel tipin öncüsü olarak sahneye çıkmıştır. Ne hazin bir durum. Bunlar hikmeti, hakikati, kadim kültür ve medeniyet değerlerini bilerek bir ayrıcalık kazanmış değillerdir. En yüce hakikatleri o anki aktüel olaylardır. Hangi fabrika ne kadar işçi alıyor? Hangi ocakta çalışmanın riski daha fazla. Yeni keşifler, buluşlar, icatlar? Koleraya çare bulundu mu? Gelir gider hesapları, maaşla nasıl denkleştirilecektir? Bütün bunlar modern insanın cevabını aradıkları en önemli sorulardır. Buldukları cevap ya da karşılık, hakikatin ta kendisi olacaktır. Bunun için derinlikli bilmeye, araştırmaya, varlık bilgisini, bilginin hakikatini, hayatın anlamını, erdemi, iyiliği mesele etmeye gerek olmamalıdır. “insanlara neredeyse bilmedikleri konuda yazma ve konuşma kolaylığı sağlayan yaklaşım, onları ayrıntılı bilgiler edinme ya da bunları bir disiplin bağlamına oturtma yükümlülüğünden kurtardı.”(17) Kurtardı ama bilgi ve düşüncenin ağırlığını görülmemiş şekilde hafifletti. Hafiflik, hafife alan insandan, insanın hafife alan yeni huyundan kaynaklanıyordu elbette. Julien Benda aydınları konu ettiği meşhur eserinde bu tutumu katıksız bir ihanet olarak ifade eder: “Modern ‘aydınlar’evrensel ahlâk kadar evrensel hakikati de insanlığın küçümsenmesi için kullanıyorlar. Bu bakımdan ‘aydınlar’ aydın olmayanların tutkularına hizmet etme çabalarında kesinlikle başarılılar.”(18)
Çokları pozitivist rejimin, kültür endüstrisi içinde o rejimin emrinde resmî veya gönüllü kuruluşların bünyesinde bilgi, sanat ve düşünce üreten entelektüel, çapsızlığına uygun sığlıkta kendi kitlesini de bulmuştur. Rejimler, onların maaşlı kültür ve eğitim memurları aydınlar ve onların hedef kitlesi, hikmet ve hakikati yok saymak veya onları maddî ihtiyaçlar ve iktidar çıkarları doğrultusunda yorumlamada mutabık kalmışlardır. “Entelektüel ve yazarların Fransız Devriminden itibaren siyasete müdahil olması, Avrupa ‘Aydınlar Cumhuriyeti’ çevrelerini kayda değer bir şekilde genişletmiştir.”(19) Tipik bir modern entelektüel tip olarak Foucoult, hakikatin yeni biçimini ifade ederken yeni tanımlamayı da meşrulaştırma yolunu seçer. Meşrulaştırması iktidar sisteminin tahakküm ve devamına uygunluk esasına dayanır: “Hakikat’, kendini üreten ve destekleyen iktidar sistemleriyle ve kendisinin meydana getirdiği ve kendisini yayan iktidar etkileriyle döngüsel bir ilişki içindedir”(20) Hakikat, soyut, metafizik değil “bu dünyaya ait bir şeydir: Hakikat çok sayıda zorlama sayesinde ortaya çıkar. Ve düzenli iktidar etkileri yaratır. Her toplumun kendi hakikat rejimi, kendi genel hakikat siyaseti vardır.”(21) Gün gelip ‘iktidarın hesabına uygunluk’un hakikat tanımında ölçü olabileceği hiç aklıma gelmezdi. Bu tanımı yapanın gözde bir entelektüel olmasına şaşırmalı, mı, hayret mi etmeli bilemiyorum. Her şeye rağmen Foucoult’nun izahı, iktidarların bilgi üretiminde tam yetki-n olduğu gerçeğini itiraf etmektir.
Entelektüelin bilme ve düşünme çabasını anlamak için değil de değiştirmek, dünyayı, toplumları, alışkanlıkları, yaşantıları, kültürleri değiştirmek için sürdürmesi tam anlamıyla bir kırılma noktasıdır. Aydının ideolojik, siyasî hesaplarla kurgulanmış olmasa da, kendiliğinden vuku bulan bir değişim işlevi vardır. Samimi aydın bildikleri, inandıkları doğrultuda önce kendisi değişir. Biz bütün insanlar anlatıp dinlediklerimizle değişiriz. Bizimle birlikte doğal tarihî seyri içinde dünya da değişir. Bugün dünün değiştirdikleriyle vardır; tarih, kültür, gelenek bu değişim sayesinde olur. Değişim olmasaydı hayat olmazdı. Tam da bu noktada şu samimi sorunun samimi cevabı aranmalıdır; Biz mi düşüncelerimizle dünyayı değiştiririz, yoksa değişen dünyayla birlikte düşüncelerimiz de mi değişir? Örneğin Ge’rard Mairet, bu soruya ‘Düşüncenin elinden pratik olarak dünyayı değiştirmek gelmez, o dünyanın bir parçasıdır ve onunla değişir’ şeklinde karşılık verir.(22) Ben de Mairet’ye yakın bir çizgide dünyayla birlikte düşüncelerimizin, anlayışımızın ve hayatımızın değiştiğini savunuyorum. Varlığın, hayatın değişme yasası da, değişmez yasası da budur. Herkes zorlamasız, bildiği gibi yaşar ve birbirine sebep olan olayların toplamı demek olan olgular, hayatı da tarihi de kaçınılmaz bir değişimin eşiğine sürükler veya zorlar.(23) Değişimi bir dönem sonra ancak fark edersiniz. Sağlıklı değişim budur, böyle olur. Öbür türlüsü adına devrim veya inkılâp deyiniz toplumu zorlayarak zamanı, zamanı zorlayarak toplumu bükmeye çalışmak çoğu zaman zulüm getirir. Oluşa aykırı zorlamaya giderseniz toplum da tarih de en onulmaz, en umulmaz yerinden çattt diye kırılır. Bu kırılmaları çok yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz. Akışı tersine zorlayanlar, tarihten ve hakikatten daha güçlü olmadığını, olamayacaklarını anladıkları zaman, ne yazık ki insanlığa çoktan korkunç felaketler, ölümler, yıkımlar, trajediler armağan etmişlerdi-r.
Düşüncesi, değersizliği, kişiliği, entelektüel tavrı ile tam bir aydınlanmanın çocuğu olduğundan, ışığını aldığı döneme karşı çok nesnel davranmasını bekleyemediğimiz Marx,(24) toplumsal üst yapı elemanı olarak aydının görevini ‘değiştirmek’ olarak ilan ediyordu: “Bugüne kadar filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla yetindiler. Bundan böyle entelektüellerin asıl görevi dünyayı değiştirmektir.”(25) Mezar taşında da yazılı olan belki de bu en ünlü cümlesi, en azından Marxist doktrin içinde entelektüelin hakla, hukukla, hikmetle, anlamakla ilgisi, ilişkisi olmayan ideolojik bir görevli olduğunu ilan ediyordu. Görevi Marx hazretlerinin(!) istek ve direktifine uygun olarak, kitleleri, özellikle de burjuvaya karşı uzlaşmaz çelişkinin emek tarafında kavgasını veren proletaryanın değişimi, değiştirilmesi için kültürel militanlık yapmaktır. “Artık onun gözünde sanatçının görevi, gerçeklikten kaçarak bir düş dünyasına sığınmak değil, emekçilerin yaratmakta olduğu yenidünyanın gerçekliğini tüm zenginliğiyle onların gözleri önüne sermek ve böylece onları daha da büyük çabalar harcama coşkusuyla donatarak yenidünyanın gerçekleştirilmesini hızlandırmaktır”(26) “Marxsizm her toplum tarafından üretilen bir özneyi varsayar, hem de toplumu değiştirmek ve desteklemek üzere hareket eden bir özneyi.”(27) Bütün bunlardan sonra entelektüele kültürel mobing, baskı, şiddet uygulama, şiddet önerme hakkı veren kaba söylemi savunanlar Marxist örgütlenmeler içinde adeta el üstünde tutulmuş, itibar görmüştür. Bir dönem existansiyalist düşünürlerin de etkisi altında kaldıklarına benzer bir saikle sosyalist gerçekçilik çizgisinde düşünce üreten Renouvier bile ‘Felsefenin son sözü ‘olmak’ değil ‘yapmak’tır.”(28) diyerek koroya katılıyordu. Bundan böyle hayat-insan-toplum ilişkileri ideolojik amaç ve öngörüler doğrultusunda toplumu değiştirmeye odaklanmış toplum mühendisliklerinin izin verdiği ölçüde sürecektir. Evrim, özgürlük, ilericilik adına tanrıyı öldürdüklerini sanan ardından Olimpos’a kuruldukları hezeyanına kapılan bu aşağılık veya üstünlük kompleksine tutulmuş hasta tipler akıllarına eseni yüksek idea ve ideoloji olarak kutsallaştırıp militanlığa hazır müritlerine pompaladılar. Böylece hiç olmazsa kültürel kalkınmanın öncüsü olması gereken aydın, maalesef açık katliamların tasarımcısı, ortağı ya da sessiz tanığı oldu. Bunun nasıl olduğunu bilmek, aydın ve entelektüel kimliğini gerçek anlamda kendi yerine konumlandırmamızı sağlayacaktır.
- Jacques Le Goff, Ortaçağda Entelektüeller, çev. M. Ali Kılıçbay, 2.bas, s.124, Ayrıntı yay, İst. 2006.
- Ernst Von Aster, İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, s.334, çev. Vural Okur, İm yay, 3.bas, İst.2000.
- Tobby E. Huff, Entelektüel Merak ve Bilim Devrimi, s.184, çev. Arlet İncidüzen, Runik Kitap yay, İst. 2024.
- Derya Gürses Tarbuck, 18. Yüzyıl Britanya’sında Aydınlanma ve Sosyalleşme, Muhayyel yay, s.51, İst. 2021.
- Nuri Bilgin, Sosyal Bilimler Kavşağında Kimlik Sorunu, s.15, Ege yay, İzmir 1994.
- Boris Suchkov, Gerçekliğin Tarihi, s.30, çev. Aziz Çalışlar, Bilim yay, İst.1976.
- Richadr Whatmore, Entelektüel Tarih Nedir?, s.136, çev. Kahraman Şakul, Islık yay, İst.2017.
- Alvin W. Gouldner, Entelektüelin Geleceği, s.7, çev. Ahmet Özden, Nuray Tunalı, Eti yay, İst. 1993.
- Julien Benda, Aydınların İhaneti, s.127, çev. Cem Soydemir, Doğubatı yay, 2006.
- Gérard Maintenant, Jakobenler, s.59, çev. İsmail Yerguz, iletişim yay, İst.2005.
- Tobby E. Huff, age, s.32.
- Tobby E. Huff, age, s.352.
- Adnan Turanî, Çağdaş Sanat Felsefesi, s.40, Varlık yay, İst. 1974.
- Paul Johnson, Entelektüeller, s. 1, çev. Ayşe Polat, Paradigma yay, İst. 2008.
- Paul Johnson, age, s. 2.
- Verner Sombart, Burjuva, s.55, çev. Oğuz Adanır, Doğubatı yay, Ankara 2008.
- Tony Judt, Kusurlu Geçmiş, s.236, çev. Nurettin Elhüseyni, YKY yay, İst. 2020.
- Julien Benda, age, s.79.
- François Chaubet, Avrupanın Entelektüel Tarihi, 3. Bas, s.11, çev. Z. Hazal Louze, İletişim yay, ist.2025.
- Michel Foucault, Entelektüelin Siyasî İşlevi, s.47, çev. Işık Ergüden, Osman Akınhay, Ferda Keskin, Ayrıntı yay, İst. 2000.
- Michel Foucault, age, s.82.
- Cemal Bali Akal, Sivil Toplumun Tanrısı, s.45, Afa yay, ist.1990.
- Kenan Çağan, Entelektüel ve İktidar, s.56, Hece yay, Ankara 2005.
- Orhan Gökdemir, Aydınlanma Tarikatı, s.19, Chiviyazıları yay, İst. 2003.
- George Thomson, İnsanın Özü, s.110, çev. Celal Üster, 2. bas, Payel yay, İst 1979.
- George Thomson, age, s.144,145.
- Rosalind Coward, John Ellis, Dil ve Maddecilik, s.114, çev. Esen Tarım, İletişim yay, İst.1985.
- Murat Erciş, Kültür ve Yaratıcılık, s.97, Kazancı yay, İst. 1998.